Sevgileri Yarınlara Bıraktınız

“Kalbinizi dolduran duygular kalbinizde kaldı.”
Yaşamak ve sevmek için hep bilinmeyen bir zamanı bekleriz. Önce diploma
almalıyızdır. Sonra iş, güç sahibi olmalıyızdır. Sonra ev, araba ve tüm
eşyaları almalıyızdır. Sonra çocukları evlendirmek ve günlük hırslara boğulan
hayatlarımızı papatyalar gibi koparıp vazoda yaşatmaya çalışırız.

Yaprakları solmuş ve suyu pis kokan o vazo, yaşamın gizli saklı
hainliklerine yataklık eder. Artık birbirimize dokunmadan, ellemeden yemekle
yatak odası arasında geçer gider en değerli zaman, hayatımız. Biz hiç
ölmeyecekmiş gibi sonsuzluk duygusu içinde gaflet uykularında kana bulanırız.

Kan çiçekleri derleriz düşlerimizde, ölümlü hayatlarla örülü
hayatlarımızın ölmüş sevdalarına ağıtlar yakarız düetlerimizde sessizce. Onları
hep daha iyi bir zaman ve başka günlere bırakırız, yaşanacak ne varsa. Gizli
bahçemizde açan çiçekleri tek tek yolup dökülen saçlarımızın yanına koyarız.

Telaşla koşarken eve yetişip yemek yapmak için ya da iş toplantılarının
tekdüze vurgusuna ayak uydururken verilecek taksitlerden daha önemli olmaz hiç
sevgiyle dokunmak birine.

Dokunmak, yaşamın en kutsal büyüsü kızıl akşam üstlerden koşarak gelen ve
avucumuza yanar bir top gibi düşen.

Dokunmak birine içten ve sevinerek bir çocuk gibi varolduğuna şükrederek.

Dokunmak, insanın insanla zenginleşen biricik yaratık olduğunun en güzel

kanıtı. Oysa dokunmadan geçip gideriz en yakınlarımızda salınan yaşamın
kıyısından, lağım akan kanallarda boğuluruz küçücük hırslarla bir gün bize hiç
lazım olmayacak.

Vakit olmaz yaşamak için.
Vakit kalmaz yaşamak için beni unutma çiçeklerinden taçlar yapmaya aşkın başına.
Öpüp koklamadan bir tenin yumuşaklığını, incir çekirdeğini doldurmaz
kavgalarda tükenir nefesler.

Kutsal nefeslerimizi en çirkin sözcüklere harcarız da düşünmeden, sevda
sözcüklerine yer kalmaz koskoca mekanlarda.

Dünyayı dar ederiz de herkeslere nedense yalnız gecelerde gözyaşlarımız
bizi affetmez.

Kavgalarda ve ağız dalaşlarında tüketiriz sevgilerimizi de aşklara hiç
ümit vaad edilmez çorak topraklarda.

Devedikenleri bile kururken bahçelerimizde baharın gelip geçtiğini
görmeden kapanır gönül gözü.

Gönül gözü kapalı olanın yiyeceği taş duvarlardır ev niyetine ve altın
bilezikleridir sarılacak sevdalar yerine.

Denizler uzak düşlerin maviliklerine saklanır da bir çocuk gibi, hiç selam
etmez bize bilinmeyenin gizli sırlarından.

Geniş zamanlar umarız bir gün sevgimizi söylemek için.

Hiçbir gün gelmeyecek o günün hatırına harcarız hovardaca bir ömrü.

Kanat çırpan aşklar bir kuş misali salınırken etrafımızda ya elimizde
sıkıp öldürürüz onları ya da kaçırırız uzak ülkelere geri dönülmeyen.

Aşk dokunmak ve sözden üretilen bir misk-u amberdir ki kokusu cihanı tutan.

Sözlerden kolyeler takıp ak gerdanlara dokunuşun sarı güllerini dermek
yaşamın hecelerini yanyana dizer.

Yüreğinin surları yalçın kayalarla desteklenmiş insan nasıl ulaşsın sözcüklere?

Bir kelebek misali yorulur kanatçıkları düşer yarı yolda boz toprak üstüne söz.
Gecelere düğümlenmiş tutkuların yaşama ipek bir yorgan gibi serildiği
günlerin özlemi fırtınalara yataklık eder ancak.
Bırak!
Ruhun öldüğü anlaşılsın.
Bırak!
Zaman sana hizmet etsin bıkıp usanmadan.
Savaşın acımasız rüzgarına emanet yaşamlar, emanet yaşamlar kadar hain,
sevgisiz ilişkilerin saldırısına uğrayan insan, karanlık yandaşlarına
çevirirken yüzünü, unutur gider yaşamın kutsallığına türkü yakan dilleri.
Kader değildir sevgisiz yaşamak.
Ölüler yüzerken etrafımızda nehirden su içmek zor gelebilir insana ama
yine de kutsaldır Ganj.
Zeytin yaprağının gümüş bakışında açılır kapılar aşka.
İçimize ılık zeytinyağı gibi akar sevdalar ve Akdeniz’in ruhu çırpınır
beyaz köpükleriyle yüreğimizde. Eğer zaman varsa yaşanacak.

“her akşam seninle yeşil bir zeytin tanesi
bir parça mavi deniz alır beni
seni düşündükçe gül dikiyorum ellerimin değdiği yere.”
Aşk dokunmaktır gül yaprağı tene,
söz ise yarin attığı bir güldür taş niyetine.

RESULULLAH ÇANAKKALE’DE

Allah’ın (cc) yardımının ayan beyan ortada olduğu Çanakkale savaşının bir kutlu yönü daha vardı ki, o da Peygamber Efendimizin (sav) bizzat Çanakkale’de, Şüheda dedelerimizle birlikte olmasıdır. Bazı mantık sahipleri, 14 asır önce vefat etmiş bir insanın o anda Çanakkale’de olabileceğine ihtimal vermiyor olabilir. Fakat inanan insanlar, şehitlerin dahi ölmedikleri ve bizim bilemediğimiz bir şekilde hala diri olduklarını söyleyen Rabbimizin bu manada ki ayetinden yola çıkarak, şehitler hala diri ise bir peygamber nasıl diri olamaz mantığını çıkarırlar. Bizim bilemediğimiz, anlayamadığımız bir durum vardır elbette. Bunu zaten bizi yaratan Rabbimiz söylüyor bize ;

Allah yolunda öldürülenlere, “ölüler” demeyiniz ; hayır, onlar diridirler, ama siz farkında olmazsınız. (Bakara: 154)

Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma; hayır, (onlar) diridirler, Rableri katında rızıklanmaktadırlar. (Al-i İmrân: 169)
Bunun üzerine hala elle tutulur delil arayanlar için ise, Peygamber Efendimizin (sav) de Çanakkale’de kardeşlerimin yanındayım sözlerine şahit olunan tarihe mal olmuş bir hadiseyi sizlere aktaracağız. Bununla birlikte aynı zaman diliminde yaşamış, Pakistan’ın ünlü şairi Muhammed İKBAL’in gördüğü bir rüya üzerine Pakistanın en büyük meydanlarından birinde, Lahor kentinde gerçekleşen mitingi ve ibretlik bir olayı anlatacağız. Daha sonrada milli şairimiz Mehmet Akif ERSOY’un meşhur Çanakkale şiirinin içinde yer alan iki mısraya konu olduğunu düşündüğümüz ;

EY ŞEHİT OĞLU ŞEHİT İSTEME BENDEN MAKBER
SANA AĞUŞUNU AÇMIŞ DURUYOR PEYGAMBER

Kaymakam (Yarbay) Hasan Bey’in şehadet anını, yani Niye Zahmet Buyurdunuz Ya Resulullah diyerek onlarca şahit önünde o yüce makama yükselişini ibretle takip edeceğiz. Bütün bunlardan sonra bakalım sizler nasıl düşüneceksiniz.

ÇANAKKALE’DE KARDEŞLERİMİN YANINDAYIM

Yıl 1928 artık İstiklal Harbi’de bitmiş ve hac kafileleri kutsal topraklara hac vazifelerini yerine getirmek üzere yollara koyulmuşlardı. Bu kafilelerden birinde de İstanbul merkez vaizliği görevini yürüten Alasonyalı Cemal ÖĞÜT hocaefendi de bulunuyordu. İşte bakın şimdi bu bahsi geçen olayı onun ağzından dinleyelim. <<>>

İstanbul merkez vaizliği de yapan Alasonyalı Cemal ÖĞÜT hocaefendi, bu olayı yıllarca kürsüden vaazlarında anlatmış, dinleyenleri de hüngür hüngür ağlatmıştır.

MUHAMMED İKBAL’İN RÜYASI

Çanakkale’de savaşın en kızgın anlarının yaşandığı sıralarda, Pakistan’ın Lahor kentinde, en büyük alanlardan birinde , halkın büyük bir teveccüh gösterdiği muhteşem bir miting düzenlenir. Mitingin amacı Çanakkale’de çarpışan Türklere yardım ve gönüllü toplamaktır. Halkın büyük çoğunluğunun fakir olmasına rağmen, meydanlara serilen yardım sergilerine, kulaklarında ki küpelerini, parmaklarında ki alyansları, evdeki eşyalarını satarak elde ettikleri paraları atarlar kadim dostlarımız. Muhammed İKBAL çıkar kürsüye ve birkaç gün önce gördüğü rüyayı anlatır mahçubiyet içerisinde. Daha sonra da o gün tarihe mal olacak o meşhur şiirini okur halka hitaben ;

DEDİ HZ. MUHAMMED (SAV)
CİHAN BAHÇESİNDEN BANA BİR KOKU GİBİ YAKLAŞTIN
SÖYLE BANA NE GİBİ BİR HEDİYE GETİRDİN ?
DEDİM: YA MUHAMMED (SAV) DÜNYADA YOK RAHATLIK
BÜTÜM ÖZLEMLERİMDEN UMUDU KESTİM ARTIK
VARLIK BAHÇESİNDE BİNLERCE GÜL LALE VAR
AMA NE RENK NE KOKU… HEPSİDE VEFASIZDIR
YALNIZ BİR ŞEY GETİRDİM KUTLANMIŞTIR TEKBİRLERLE
BİR ŞİŞE KAN Kİ EŞİ YOKTUR NAMUSUDUR, VİCDANIDIR
BUYURUN, BU ÇANAKKALE ŞEHİDİNİN KANIDIR

İKBAL ile birlikte meydanda ki herkes hüngür hüngür ağlamaktadır. Gönderilen maddi yardımların yanında bir de içten dualar ederler Çanakkale’de ki kardeşlerine. İçlerinden bazıları son kuruşlarını da verdikleri yetmezmiş gibi cephede savaşmak üzere gönüllü yazılırlar. Bütün bunların hepsi bir yana sessizce gerçekleşen bir olay daha yaşanır o gün. Yürekleri parçalayan, işte inanç bu, kardeşlik bu dedirten olay şöyledir ;

Meydanda ki bu muhteşem mitinge kucağında ki yeni doğmuş bebeği ile iştirak eden bir anne, yeni dul kalmış ve verecek bir şeyide olmadığından eziklik içerisinde kıvranmaktadır. Fakat birden hızlı ve emin adımlarla uzaklaşır oradan. Nihayetinde zengin bir efendinin konağının önünde durur. Kapıyı çalar ve efendi ile görüşmek istediğini söyler hizmetkarlara. Dilenci olduğunu düşünerek almak istemezler bu kadını. Fakat ısrar eder kadın ve çıkarırlar zengin efendinin karşısına. Efendi sorar ne istiyorsun diye. Cevap verir kadın ; Bebeğimi sana satmak istiyorum. O devir de hizmetçi olabilecek küçük yaşta çocuklar satılmaktadır. Fakat bu yeni doğmuş bir bebektir. Hangi anne, canından çok sevdiği yavrusunu ve hangi sebeple satmak istemektedir. Zengin efendi sorar ama cevap alamaz kadından. Merak eden efendi çocuğu alır. Parayı verir kadına ve takip etmelerini emreder hizmetkarlarına. Lahor’da ki miting meydanına kadar takip ederler kadını. Çocuğunu satarak elde ettiği parayı kuruşuna kadar meydanda ki sergiye bırakır kadın. Hizmetkarlar efendiye anlatırlar olayı. Şaşkınlık içerisinde kalan efendi, bulup getirin o kadını der. Bulur, huzuruna getirirler kadını. Efendi ; Sen söylemedin ama ben seni takip ettirdim ve paranı Çanakkale’ye gönderilmek üzere bağışladığını öğrendim. Bunu niçin yaptığını bana anlatmak zorundasın der. Kadın, efendiye dönerek, işte İslam Kadını bu dedirtecek ve oradakileri yüreğinden vuracak sözleri söyler ;

Şimdi sen diyorsun ki ; Çanakkale’ye gönderilecek bir silah için koklamaya doyamadığın yavrunu niye sattın öylemi ? Osmanlı zayıf düştüğünden beridir, yanıbaşımıza kadar gelen İngilizlerin yaptığı zulümler ortada. Bu gün Muhammed İkbal dedi ki ; Eğer Osmanlının son kalesi olan Çanakkale’de geçilirse, Hilafet kalmaz ve iyi bilin ki sıra sizdedir. Eğer İngiliz burayada gelir, namuzumuza el uzanır, bayrak iner, vatan toprağı düşmanın pis çizmeleri altında çiğnenirse, çocuğum olsa ne olur, olmasa ne olur. İşte bu yüzden hiç tereddüt etmeden sattım yavrumu. İngilizlere köle olacağına size hizmetkar olsun.

Anadolu kadınından farklı düşünmeyen bu Pakistanlı kadında böylece bize ve zengin efendiye güzel bir ders vermiş oldu. İsterseniz hikayeyi güzel bir şekilde bağlıyalım. Bu sözler üzerine duygulanan efendi, hizmetkarlarına derhal çocuğu kadına geri vermelerini emreder. Ardından yüklü bir miktar daha parayı miting meydanına gönderir.

NİÇİN ZAHMET BUYURDUNUZ YA RESULULLAH

Yazımın bu bölümünü, bütün bir ömrünü Çanakkale ve şehitliklere adamış, Çanakkale savaşında gazi olmuş bir alay imamının talebeliğini yaparak, ondan bizzat dinlediklerini kendi araştırmaları ile de harmanlayarak günümüze ulaştırmış bir yazarımız olan, Mehmet İhsan GENÇCAN’ın Kan Çiçekleri isimli kitabından alıntı yaparak aktaracağım. Eğer Çanakkale harbine manevi bir pencereden bakmak istiyorsanız bu yazarımızın kitaplarını size tavsiye ederim. Bakın nasıl aktarmış o günü yazarımız;

11 Temmuz günü, harp değirmeni dönmeye başladı. İlk planda bizimkiler yenilir gibi oldular. Saflar dağılıyor, siperler el değiştiriyor, panik baş gösteriyordu. Fakat kahraman bazı mücahitler gür sedalarıyla bağırıp, düşmana doğru atılınca yeniden toparlandılar. Harbin akışı değişti.

Fransızlar bu hengamede, oldukça ağır zayiat vermişlerdi. Alay Komutanı Yarbay Hasan Bey, mukabil taarruzda askerle beraber hucuma kalkmıştı. Geriye dönüyordu. Yaralıların acilen sargı yerine ulaştırılması konusunda görevlilere emirler veriyor ; şehitlerimizin topluca gömülmelerini teminen yardımcı oluyordu.

Fransız ölüleri arasında bir kıpırdama, bir hareket gördü, oraya yöneldi. Yerde yatmakta olan bir Fransız neferinin üzerine eğildi. Omuzundan tutarak çevirdi. O anda Fransız ani bir hareketle elinde tuttuğu kasaturayı Yarbay Hasan Bey’in göğsüne sapladı.Alay komutanı gafil avlanmıştı. Ahhhh! diyerek yere yıkıldı. Olayı görenler şaşkınlık içinde kaldılar. Derhal müdahale edildi. Ama iş işten geçmişti. O anda Fransız’ın hareketi cezasız kalmadı! Ne çare? Yarbay Hasan Bey’in göğsü kan içindeydi. Yüzü soldu ; Allah Şahidim olsun ki Fransız’a kötü bir niyetle yaklaşmadım. dediği duyuldu.

Alay imamı, başında Kur’an okumaya başladı.Aşağı yukarı 7-8 ayet okumuştu ki birdenbire; İmam Efendi, LA HAVLE VELA KUVVETE İLLA BİLLAHİL ALİYYİL AZİM, duasını 33 kere okuyunuz, dedi alay komutanı. Azimle duayı kendiside tekrar etti ve sonra Beni ayağa kaldırınız dedi. Tabur komutanları koltuk altlarından tutarak ayağa kaldırdılar. Birden ;

La İlahe İllallah Muhammedün Resulullah dedi. Gözlerini ileriye doğru dikmişti.Yüzünde bir tebessüm belirdi ve yüksek sesle ; NİÇİN ZAHMET BUYURDUNUZ YA RESULULLAH derken ruhunu teslim etti.

İşte dostlarım, bu üç farklı yer ve zaman diliminde, farklı insanların şahitliğinde gerçekleşmiş hadiseler bize, ortak yönleri ile bir mesaj veriyor. Çanakkale Cihadını gerçekleştiren Şüheda dedelerimiz, Rabbimizin nusretine (yardımına) mazhar oldukları gibi, aynı zamanda Peygamber Efendimizin (sav) Çanakkale’yi teşrifleri ile de şereflenmişlerdir. Ne mutlu bize ki, böyle asil ruha sahip atalarımızın torunlarıyız. Onları hayırla yad ediyor, Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyoruz. Ya Rabbi onların ruhlarında ki asaleti bizlerede nasip eyle. . AMİN…

şefkat

Karşılıksız sevmek, samimi muhabbet, mecazi olmayan gerçek aşk gibi tariflerin şekillendirdiği bir kavram olmalı şefkat. Anlaşılması ve anlaşıldığı kadarının dahi anlatılması zor. Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin gibi pek çok aşk hikayeleri ile kültürü yoğrulmuş insanların bu duygudan nasibi daha fazla olabilir. Bu insanlar gerçek sevgiyi, karşılık beklemeden muhabbeti daha rahat anlayabilirler. Zira, Leyla’nın Mecnun’u, Ferhat’ın Şirin’i sevmesi karşılıksız muhabbetin, gerçek aşkın örnekleri olarak iç alemlerimizde yer etmiştir. Aslında en üst düzey aşklarda, hatta yukarıda zikrettiğimiz en meşhurlarında bile sevgi tam anlamıyla karşılıksız değildir. En ulvi duygulardan olan güzele ve güzelliğe iştiyak bile güzele mana-i harfi ile bakılmadığında mecazileşir ve müştak aşığın benliğine yönelik bir hazzın arayışına dönüşür. Damlacıkta yansıyan güneş misali, sevgilide gözlenen güzellik, numunelik ve gölgelikten çıkıp, asıl ve menba hükmüne geçince, benlikler arası masum bir alış-verişin, sevgi paylaşımının zemini olur. Yani karşılıksız değildir. Çünkü varlıklar, insanlar mülk alemindeki fonksiyonları gereği şeffaf değildir. Benlikler, kendilerine aitmiş gibi sergiledikleri özellikler, teşahhusat ile şekillenmiştir bu alem. Benliklerin olduğu bir ortamda sevginin karşılıksız olması beklenemez. Ya bir haz belirtisi ya da güzelliğe yönelik duyguları, güzelliğe-hakkı olmadığı halde-sahip çıkarak üzerine alma şeklinde bir menfaat ilişkisi yaşanır. Bu, ruh düzeyine göre canlı cansız bütün varlıklarda, elektronun protona, bülbülün güle, Mecnun’un Leyla’ya olan muhabbetinde ve aşkında yaşanır. Mülk aleminde karşılıksız muhabbetin, beklentisiz sevmenin en çarpıcı örneği, annelerin yavrularına muhabbetidir. Bu da ruh düzeyine göre bütün varlıklarda karşılık beklemeksizin tezahür eden bir haldir. Yani analık ayrı bir konum, ayrı bir duygu hali, bu duyguyu yaşayanın bile kontrolünde olamayacak kadar onun dışında, benliğiyle bağlantılı olmayan bir haldir. Fıtratın iyice bozulmasından kaynaklanan bir kaç istisna dışında, bütün analar, aynı ulvi hali yaşar. Benlikle bağlantılı olmadığını şuursuz hayvanlarda bile olması ortaya koyar. Rahman ve Rahim olan Allah’ın (c.c.) en parlak ayineleridir, analar. Belki de bu yüzden cennet ayakları altına serilmiş, hürmet ve muhabbete en layık varlıklar olarak görülmüşlerdir.
Aslında ne Mecnun’un aradığı Leyla, ne de Ferhat’ın aradığı Şirin’dir. Hepsi, seven her aşık, muhabbet taşıyan her şuur sahibi, kendilerini karşılıksız seven yani onlara şefkatle muamele eden ve her hadisede, her anda kendisini varlıklar lisanıyla sevdiren Rahman ve Rahim’dir. O kendini Leyla’nın, Şirin’in, gül demetlerinin, gökyüzünü yaldızlayan yıldızların diliyle sevdirir. Her ihtiyaçlarında, en ufak işlerinde kullarının imdadına yetişip, şefkatiyle ellerinden tutar. Her işe başlarken zikredilen Besmele, “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile başlama” bu şefkatin, bu yardımın farkında olduğumuzun ifadesi ve o anda imdadımıza yetişmesinin talebi olmalıdır. Bu iki isme ulaşmanın, Rahman ve Rahim’i idrak etmenin en önemli vesilesi ise fakr ve aczdir. Fakr, şükrün vesilesidir ve onunla birlikte zuhur eder. Acz ise şefkate vesiledir, o büyük sevginin zeminidir. Evet, Rahman olan Allah (c.c.), küçük dağların yaratıcısı edasıyla dolaşan, burnu havalarda ve cisimleşmiş benlik haline dönüşmüş Firavunlar ve Firavun ruhluların da acziyetini, gerçek anlamıyla parmağını bile oynatacak gücün onda bulunmadığını bilmektedir. Ama dindar-ateist, güçlü-zayıf, büyük-küçük her varlığın ihtiyacını karşılamakta, rızkını ona yetiştirmekte ve bedenindeki en küçük hücrelere, en ücra köşelere ulaştırmaktadır. Aynı sevgi, aynı yardım, elinde kadehi ile meyhanede Yaratıcısına isyan eden, galiz tabirler kullanan bir insan sureti için de geçerlidir. Çünkü o Rahman’dır, karşılıksız sever, şefkatle muamele eder. Yine O, şefkatle kullarının isyandan, günahtan uzak kalmasını ister. Çünkü O, Rahim’dir. Hz. Yakub’u Rahim ismine kavuşturan his yine şefkattir. Aşk ise Vedud ismine kavuşmanın vesilesi, Züleyha’nın Hz. Yusuf Aleyhisselama duyduğu his yada hissettiği muhabbettir. Sekizinci Mektup’da bu konu anlatılırken Üstad Bediüzzaman: “Şu mesele münasebetiyle hatıra gelen ve muhakkikine, hatta bir üstadım olan İmam-ı Rabbaniye muhalif olarak diyorum ki: Hz. Yakub Aleyhisselamın, Yusuf Aleyhisselama karşı şedid ve parlak hissiyatı muhabbet ve aşk değildir; belki şefkattir.” demektedir.
Üstadın mecazi mahbublara yani masivaya yani yaratılmış her şeye şiddetle muhabbet ve aşk duymanın insani ve arızi bir hal almasından dolayı endişe duyduğu anlaşılmaktadır. Bu, cennet için kulluk gibi Cenab-ı Hakk’ı dolayısı ile sevmek, gerçek sevgilinin önünde mecazi, farazi bir sevgiliyi görmek gibidir. İşte bunun nübüvvet gibi bir makamla bağdaşmayacağına inanır. Sonra şu latif muhavere geçer: “Üstadım İmam-ı Rabbani, aşk-ı mecaziyi makam-ı nübüvvete pek münasip görmediği için demiş ki: ‘Mehasin-i Yusufiye, mehasin-i uhreviye nevinden olduğundan, ona muhabbet ise mecazi muhabbetler nevinden değildir ki, huzur olsun.’ Ben de derim: ‘Ey Üstad! O tekellüflü bir tevildir. Hakikat şu olmak gerektir ki: O, muhabbet değil, belki yüz defa muhabbetten daha parlak, daha geniş, daha yüksek bir mertebe-i şefkattir.’ Evet, şefkat bütün envaiyle latif ve nezihtir. Aşk ve muhabbet ise çok envaına tenezzül edilmiyor.”
Evet, şefkat karşılıksız, masivayla bağlantısız, benliğin kayıtlılığından sıyrılmış bir histir. Üstelik acz ve fakr ile iç içe, biri diğerinin zemini olduğundan bu yolda bütünlüğün, ihlasın, kardeşliğin şekli tarifi, fena fil ihvan. İhvan ise ancak kardeşler arasında şefkatle mümkün olur. Karşılıksız, sırf Allah rızası için birbirini sevmekle yani birbirine şefkatle fena fil ihvan olur. Ancak bu şekilde benlik buzluktan çıkıp havuz içinde erir ve bir annenin evladına beslediği sevgi benzeri şefkatle birbirlerini severler. Kendi arzularını, hislerini bir tarafa bırakıp kardeşlerinin hisleri ve meziyetleri ile yaşarlar. Kur’an’ın “kardeş” diye tarif ettiği mü’minler sınıfına girmeleri, ancak şefkat düsturunu hissetmeleri ve yaşamaları ile olur. Kullarını şefkatle seven ve Rahman ve Rahim isimlerinin tecellisi ile hem sevdiğini gösterip hem kendini sevdiren zatın şefkatine mazhar olurlar.

dava aşkı

Bizim yalancı sevdalarla kaybedecek vaktimiz kalmadı. Neslimiz imansızlık tehlikesi ile karşı karşıyayken sahte sevgilerle, aldatıcı heveslerle, gönül eğlenceleriyle vakit kaybedemeyiz. Her şeye rağmen doğrulmalı ve yeniden bir şeyler yapmalıyız. Evet elimizde mükemmel bir kadronun bulunmadığı doğrudur. Beyin gücü, bilgi ve birikim konularında çok eksiklerimiz olabilir. Ancak içimizdeki “dava aşkı”nı ateşleyebilirsek, bütün bu eksiklere rağmen yitirmek üzere olduğumuz umutlarımızı yeniden canlandırabilir ve o umudu zafere dönüştürebiliriz. Hedeflerimize ulaşma noktasında umutsuzluğun ne denli habis bir hastalık olduğunu düşünecek olursak, dava aşkı ile bu hastalığı tedavi ettiğimizde hayırlı sonuçlara ulaşmamamız için bir neden kalmaz. Bu sebeptendir ki “dava aşkı” her bir yiğit Müslüman´ın ana görevi ve gerçek gündemi olmalıdır.
Batıl bir davaya inananlar bile davalarına coşkun bir hisle bağlıyken, bizim hak davaya aşık olduğumuz hiçbir halimizden belli olmuyorsa, bir şeyleri yeniden düşünmenin vakti gelmiştir. Bizler yeri geldiğinde imanımızı kükretmeyi başaramıyorsak bu dünyada varlığımızın veya yokluğumuzun bir anlamı kalmaz. Bazı kadın derneklerine mensup, başörtüsü düşmanı arsız kadınlar kadar cesur olamıyorsak vay halimize! Siliklik Müslüman´a yakışmaz! Silikliği Müslüman´a layık görmediğimiz gibi, nefsani parlamaları da layık görmüyoruz. Bu sözle ne mi demek istiyoruz? İşte şunu: Müslüman, çekimser, korkak, tarafsız ve silik olmamalıdır. Gereken yer ve zamanda gerekli tepkiyi göstermeyi bilmelidir. Ancak nefsani nedenlerle bir tepki veriliyorsa, şiddet eğilimleri tatmin edilmeye çalışılıyorsa, dava adına da olsa sahte yiğitlik taslanıyorsa, nefsani parlamadan kastımız işte budur. Yiğit olmak ancak haklı olana yakışır. Hem haksız hem de yiğitse bunun adı yiğitlik değil zalimlik veya zorbalıktır. İşte bizler bu mülahazaları da düşünerek dengeli bir şekilde içimizdeki dava aşkını aksiyona çevirmenin yollarını aramalıyız. Bunun için de önce Müslümanlar olarak artık bir şeyler yapmamız gerektiğinin farkında olmamız gerekiyor. Artık hak davanın aşkıyla yüreğimizi kavurmamız, gönlümüzü bu davada eritmemiz gerekiyor.
Şunu bilelim ki bize en büyük kötülüğü yapanlar, bizi davamızdan uzaklaştırmak isteyenlerdir. Nasıl olur da iki yüz yıldır ağlayan bir ümmeti güldürmek için çalışanlar suçlu olurlar? Din düşmanları, iman düşmanları, kainatın kurulduğu günden beri hep vardı. Bundan sonra da hep olacaklar. İnananlar imanlarını her şeyin üstüne çıkartmadıkları takdirde, devran onların olacaktır. Fakat müminler, korkmaz, çekinmez ve mücadeleye devam ederlerse hiçbir kuvvet onların önünde duramaz. Biz bu duygu ve düşüncelerle din düşmanlarıyla mücadele etmenin gereğine canı gönülden inanıyoruz. Bu mücadelede bizi tetikleyecek olan yegane kuvvet imandan beslenen bir “dava aşkı” olacaktır. Şimdi bir dakika durup kendi kendimize şu soruyu soralım: “Ben hak batıl mücadelesinin neresindeyim?” Sonra bir soru daha: “İçimde yanıp tutuşan bir dava aşkı var mı?” Ve son bir soru daha: “Ben bu dava aşkını büyütmek için ne yaptım?”Bu soruları kendi kendimize sorduktan sonra dava aşkının kuru kuruya lafla olmayacağını idrak ederek büyük zatların hayatlarını bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçirdiğimizde bu konuda bir nefis muhasebesi yapmış oluruz ki bu da bizim gerçekten bir dava adamı olup olmadığımızı gösterir. İşte o zatlardan örnekler:
İskilifli Atıf Hocalar, Bediüzzamanlar davaları için mahkeme mahkeme dolaşmış, zindanlarda, sürgünlerde ömür çürütmüşlerdi. Karanlık ve nemli hücrelerde soğukla, küfle ve haşeratla baş etmeye çalışıyorlardı. Canları acıyor, tenleri üşüyordu. Ve onları da hapishane önünde bekleyenleri vardı. Mehmet Akifler vatanından ayrı kalmış, Necip Fazıllar türlü türlü çileler çekmişti.
Bu devirde imanlı bir neslin yetişmesi için elini taşın altına koyacak yiğit insanlara ihtiyacımız var. Heyhat yok mu yeni bir dünyayı kurmak isteyenler? Yok mu evlatlarını dinsizlik seline kaptırmak istemeyenler? Yok mu Allah için küffara karşı kinini muhafaza edenler? Yok mu davasında inat edenler?
alıntı

bir derdimiz var

İnsanın bir derdi olmalıdır. İnsan meselesiz kalmamalı, mutlaka her daim bir uğraşı ile meşgul olmalı, bir işten yorulduğunda başka bir iş yaparak ataletten kurtulmalıdır. Düşünce ufkunu genişletmeye çalışırken, anlayış ufkunu da geliştirmelidir. Yoksa Allah muhafaza kitap yüklü merkep olmak, Ahsen-i takvim olan, kâinatın en kıymetli varlığına yakışmaz.
İnsan ihtiyatlı, ihtimamlı ve itidalli olmalı. Dengeyi söz ve fiillerinde korumalıdır. Benlik duygusuna kapılmadan, kendinden verebileceği ne varsa vermelidir. Biz olma şuuruna kavuştuğunda ise ‘ben´i unutmamalıdır. Ne nefse esir olmalı, ne de nefsi öldürmelidir. Ancak unutmamalıdır ki, nefis iyi şeyleri istememektedir. Bilip düşünmelidir. Düşünüp dertlenmelidir. Dert edip yola koyulmalıdır. Yola koyulmak, yolu yürümeyi gerektirir. Ve insanın yürüyeceği yol, çetin düşmanlarla doludur. Bu savaşı kazanmak için duygu ve düşüncelerinde coşkun, köklü, derinlikli ve farkındalık içerisinde olmalıdır.
İnsan itidal içerisinde olmayı bilmelidir. İtidalin kazanımlarının hayatını doğru yolda tutacağını, bilmediği hikmetleri barındırdığını anlamalı ve gerekli olan neyse onu yapmalıdır. İnsan iyi bilmeli ki; önemli olan bu hayatta, “en çok şeye” sahip olmak değil, “en az şeye” ihtiyaç duymaktır. Bu da hayatın gerçek manasıdır. İhtimamın gösterileceği saha, ihtiyat içerisinde olunacak alan bu sırra sahip çıkmaktadır. Sır gizli olanı bilmek değildir. Ortada olanı görebilmektir. Bakabilmeyi, anlayabilmeyi becerebilmektir.
İnsanın gerçek mutluluğu bilmektedir. Kendine yalancı duygular aşılayan, kendine yalan aşkı değer görenler habersiz olmak, farkında olmamakla mutlu olabilir. Ve sadece kendini tatmin için gözü kulağı kapalı bir hayatı yaşıyor zannına kapılır. Çünkü insan pencere ve kapılarına kilit vurmuşsa, habersiz olmakla, ilgisiz kalmakla mutlu oldum sayıyorsa kendini ruhunu çoktan öldürmüştür. Ve bu asla ve asla ölmeden önce ölünüzü idrak etmek değildir. İdrak edememektir.
‘Ölmeden önce ölünüzü´ idrak edememek yalnız habersiz olmak, ilgisiz davranmak değildir. Aynı zamanda aşağılık duyguların esiri olmaya sürükler, insanı. Ve bu aşağılık duygular kimi zaman gelir ki, dışa yansımaları acıları beraberinde getirir. Zihninde ve kalbindeki korkuyu, güvensizliği ve sakatlıkları yaymaya başlar. İşte bu insan olma onurunun, insan olma güzelliğinin yıkılması, yok edilmesidir. İnsanın hayata, insana, eşyaya ve tabiata verdiği kıymeti, bakış şeklini değiştirir. Kendi dışındaki dünyaya, kendisine hizmet edenler olarak bakar ve öyle olması içinde ihtiraslar içerisine sürüklenir. Kendini putlaştırır. Kendisinde bunu göremezse bir başkasını putlaştırır. En değerli olan kalbini kirletir. Zekâsını kötüye hizmette kullanır. Ve aşağıların aşağısı olan pozisyona sürüklenir. İnsan hissiyat içerisinde olmalıdır. İliklerinde hissetmeli prensip bellediği, duygusunu taşıdığı değerleri. Çevresine emanet şuuru ile sahip olduğu bu değerler penceresinden bakmalı. Hayata, insana, eşyaya ve tabiata dair her ne düşünüyorsa, dikkatini verdiği değerlerle ele almalı. Yargılarını bu değerlere göre belirlemelidir. Kendi özüne dönük olmalı. Fıtratının gerektirdiklerinden kaçmamalıdır. Fıtratta kötülük yoktur. Zarar vermek, zarar görmek yoktur. Tepki varsa bu iyi içindir. Paylaşım varsa bu da iyi içindir. Kendi özü iyidir. Güzel olanı telkin eder. Başka meselelerin, başka değerlerin, onun olmayan, fıtratında yer bulmayan değerlerin esiri olanlar, amellerini bu kendinin olmayanlara göre belirleyenler, kendi toprağını, kendi insanını, kendi zamanını kötülemekten geri durmaz. Kendi değerlerine yani kendine savaş açar. Ne yazık ki, kayıp yine kendinindir. Ve bununda farkında olamayacaktır. İnsan hisli olmalı. Kaygılı ve ilgili olmalı. Yaşadıklarını değerlendirebilmeyi bilmelidir. İstikameti doğru tespit edebilmek için böyle davranmalıdır.
İnsanı değer kılan onun ölüme ve hayata bakış şekli, değerlendiriş biçimidir. Dünyayı, dünya işlerini ahiretin tarlası olarak gören, bu şekilde değerlendiren insan, özünü bilen insandır. Özünü bilen insanın meselesi olur. Meselesi olanın kıymeti olur. Çilesi olur. Çilesi çekilen şeyler kıymetlidir, değerlidir. Korunmayı, emanet şuurunu beraberinde getirir. Meselesi olmayanın çilesi olmaz. Çilesi çekilmeyen bir şeyde taklittir. Taklitte rahata düşkünlüktür. Taklit kolaycılıktır, kopyacılıktır. İmandan, imanın esrarından da beslenemez, yoksun kalır. Taklit tereddüt getirir. Tereddüdün olduğu yerde iman zedelenir, kuvvetini yitirir, kuvvetsiz imandan da dertlenilecek bir mesele, dert edilecek bir mesele çıkmaz. İlgisiz ve kaygısızlık doğar. Bir hareket olmaz. Hatta hiçbir şey olmaz. Olan ise sadece kailsizlik, vurdumduymazlıktır. Bu da insan olma erdemini, onurunu yıkar. Adamı teniyle, kaşıyla, eliyle, ayağıyla insan bırakır, ancak ruhunu öldürdüğü için insanlıktan çıkarır. Ve ruhun olmadığı yerde, insan olma erdemi, onuru barınmaz. Ruhun olmadığı yerde kıymetli diye bir şey olmaz. Ruhun olmadığı yerde taklit olur. Tereddüt olur. İman ve imanın güzellikleri bilinmez, tanınmaz, yaşanmaz.
İnsan fert olarak kalmamalıdır. Şahsiyet edinmelidir. Kimlik sahibi olmalıdır. Fert olarak kalanlar yığınların parçası olmaya mahkûmdur. Şahsiyet ise; insanı değerli kılan değerler ile mümkün olur. İnsanın ruhuna, insani olan ahlaka, yaratanın ahkâmına sahip çıkışı ile mümkün olur. Şahsiyet tahkik olunan, tetkik edilen meselelerle elde edilir. Kör, bağnazca bağlanılan değerler şahsiyet getirmez. Sadece taklidin iyi huylu olan tarafını teşkil eder. Lakin gerçek şahsiyet, sorgulamasını bilen, muhakemesini yapabilen, muhasebe ve kritik edebilme meziyetine sahip, inanca ve gayrete düşkün olanların sahip olabileceği bir değerdir.
Toplumları oluşturanlar şahsiyetlerdir. Fertler değildir. Fertler yığınları, toplulukları meydana getirir. Toplumlar ise yığınlardan değil, şahsiyetlerden oluşur. Bir topluma bakış parametrelerimizi, o toplumu değerlendiriş kriterlerimizi irdelediğimizde ne demek istediğimiz anlaşılacaktır. Bir toplumu sadece siyasi unsurlarla ya da sadece sahip olduğu toprak parçalarıyla ele alamazsınız, almamalısınız. Böyle bir değerlendirme biçimi sadece kulak aşinalığı bilgisidir ve de hiçbir kıymeti olamaz. Bir toplum, şahsiyetleri ile ele alınır. Bu şahsiyetlerin o sosyal doku içerisindeki pozisyonu, etkisi ve o tesirle oluşan algılama, yaşama biçimi ile ele alınır. İstanbul Sultan Fatih´le bütünleşmiştir. Konya Mevlana´yla, Küfe İmam-ı Azam Ebu Hanife´yle şahsiyet kazanmış, değerli olmuştur.
Toplumların idealleri, düşünceleri, duygu ve tavırları şahsiyetlerle elde edilmiş, gelişmiştir. O sebeple birçok kavim peygamberle anılmış, yazar, şair, düşünür ya da devlet adamları ile bütünleşmiştir. Hakta olsa batılda olsa hepsi için geçerlidir bu söylem. Bir toplumun iflası da bu şahsiyetlerin terk edilmesi, onların topluma kattığı manayı, ruhu terk etmekten doğmaktadır. Hele bir de bu İslam toplumu ise; sahip olduğu mirası, kendisine birikim sağlayan, onu olması gereken yere taşıyan şahsiyetleri ret etmesi, onlardan uzaklaşması ya da onları görüntü kalıbı olarak görmeyi yeterli sayması iflasın kendisidir…

En hayırlı genç odur ki…

“Gençlerinizin hayırlısı ihtiyarlarınıza benzemeye çalışanlar; ihtiyarlarınızın kötüsü de gençlerinize benzemeye çalışanlardır” hadis midir? Bundan murad nedir?
Elcevap: Hadis olarak işitmişim. Murad da şudur ki: En hayırlı genç odur ki, ihtiyar gibi ölümü düşünüp âhiretine çalışarak, gençlik hevesâtına esir olmayıp gaflette boğulmayandır. Ve ihtiyarlarınızın en kötüsü odur ki, gaflette ve hevesatta gençlere benzemek ister, çocukçasına hevesât-ı nefsâniyeye tâbi olur.
Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat

İnsanoğlunun En Çok Şaşırtan Davranışı

Zamanın ünlü bilgesine iki soru sormuşlar.

Birincisi ; “İnsanoğlunun seni en çok şaşırtan davranışları nedir ?”

Bilge tek tek sıralamış:

— Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler…
— Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler…
— Yarından endişe ederken bugünü unuturlar. Dolayısıyla ne bugünü ne de yarını yasarlar…
— Hiç ölmeyecek gibi yasarlar. Ancak hiç yasamamış gibi ölürler… Sıra gelmiş ikinci soruya ; ” Peki sen ne öneriyorsun? ”

Bilge yine sıralamış ;

- Kimseye kendinizi “sevdirmeye kalkmayın! Yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi “sevilmeye bırakmaktır…
— Önemli olan; hayatta “en çok şeye sahip olmak “değil, “en az şeye ihtiyaç duymaktır.
— Sizi seven çok kişi vardır ama onlar duygularını nasıl ifade edeceklerini bilmeyebilirler…
— Bazen başkaları tarafından affedilmek yetmez, siz de kendinizi affedebilmelisiniz…

Uzun bir sefer

Geçenlerde annem ve babam ile birlikte misafirliğe gittiğim bir evin oturma odasının duvarında asılı olan bir tablo, o anda çok dikkatimi çekti. Gerek tablonun arka planı, gerekse bu arka plan üzerine kocaman harflerle yazılan bir veciz söz beni oldukça etkiledi.

Arka planda tahta bir köprü vardı. Bir çayın üzerinde kurulmuş, çayın her iki tarafındaki büyük ağaçlara çelik halatlarla monte edilmiş olan bu tahta köprü, beni bir yerlere aldı götürdü. Sanki üzerinden geçiyormuşum gibi hissettim kendimi.
Çaylar önümüze gelene dek, hayal dünyamda köprünün üzerinde yol almayı sürdürüyordum. Ta ki ev sahibinin “çayınız soğudu, isterseniz değiştirebilirim” uyarısına kadar… “Hayır, çok teşekkür ederim” dedikten sonra çayımdan bir yudum aldım. Ben hariç odanın içindekiler koyu bir sohbete, ben de tekrar o tabloya daldım.
İki köyü birbirine bağlayan bu köprü kocaman bir çayın üzerinden geçiyordu ve üstünden geçtiği çayın heybetine aldırış etmeden görevini sürdürmeye çalışıyordu.
O anda insan ömrü ile bu köprü arasında bir bağlantı kurdum. İnsan ömrü de bir köprü vazifesi görmüyor muydu? Her metresi insan ömrünün bir yılına karşılık gelen, bu fani dünya âleminden ahiret âlemine uzanan bir köprü. Günümüzde ortalama insan ömrünün altmış beş yaş olduğu düşünülürse, altmış beş metre uzunluğundaki ömür ismini verdiğimiz bu köprüde yol alıyoruz durmaksızın… Saniyeler, dakikalar, saatler, günler, aylar, yıllar geçip giderken biraz daha yaklaşıyoruz köprünün bitimine… Gittiğimiz yeri de çok iyi biliyoruz: Ebediyet…
Öyle bir köprü ki, ilerleyebilmenize rağmen geriye dönmenizin mümkün olmadığı, adımlarınızı sağlam atmazsanız defalarca düşme tehlikesi geçirebileceğiniz bir köprü…
Bizler hayat adını verdiğimiz ebediyete uzanan bu köprüde her an ihlâsımızı kaybetme noktasına geldiğimiz olaylarla karşı karşıyayız. Kaybetmemek Sani-i Zülcelal’den en büyük isteğimiz.
Öyle bir köprü ki sadece karşı tarafa geçmekle yetinemeyeceğimiz, geçerken de birtakım görevleri yerine getirmekle yükümlü olduğumuz bir köprü. Çünkü yaratılmışların en şereflisi olmanın mutlaka bir bedeli olmalı. Üzerimizde taşıdığımız cihazlar ve çeşitli nimetler bize boşuna verilmemiş. Elbette her birinin veriliş sebebi var: Bize verilen nimetlerle, onları bize verene ulaşmaya çalışmak.
İnsanlara verilen en büyük nimeti yani aklı o nimeti verene hizmetkâr yapmak, Fatır-ı Zülcelalin emir ve yasaklarına uymak “hayat” isimli köprüden geçerken yerine getireceğimiz en büyük görev.
Mutlaka her birimizin bir yakını bu köprüden geçmiş, karşı köye ulaşmıştır. Acaba karşı köye ulaşanların tekrar dünya dediğimiz köprünün başlangıcındaki köye geri gelme imkânları olsaydı kim bilir nasıl yaşarlardı, hayatlarını nasıl tanzim ederlerdi? Bu sorunun cevabını hepimiz çok iyi biliyoruz aslında…
Unutmadan; tabloda gördüğüm köprü resminin üzerinde yazılı olan ve buraya kadar anlatmaya çalıştıklarımın özeti mahiyetindeki veciz sözü de hatırlatmadan geçemeyeceğim: “Bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. (Bediüzzaman)
Geriye dönüşü olmayan bu seferde hepimize hayırlı yolculuklar…

Mukaddes Emanetlerin Resimleri

Topkapı Sarayında, hazine dairesinde saklanan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) Efendimize, Kabe’ye ve bazı sahabeyi kirama ait olan eşyalardır. Yavuz Sultan Selim’in 1517′de Mısır’i fethinden sonra Istanbul’a getirilmiş, bir bölümü de Islam ülkelerinden derlenmistir. Topkapı Sarayı Hirka-i Saadet Dairesi’nde korunmakta ve sergilenmektedir.

Kabe’nin kadim su oluklarından bir oluk. (eski Altinoluk)

Sahabe-i Kiram’ın (r.a.) kılıcları

Efendimizin Mubarek hırka’sının (Hirka-i Şerif) saklı olduğu altın sandık

Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimizin Yayı

Habiballah’ın (sav) kılıcının kabzası.

Nebiyallah’ın (sav) kılıcının kabzası.

Sahabe-i Kiram’ın (r.a.) kılıcları

Sahabe-i Kiram’ın (r.a.) kılıcları

Resulullah’in (sav) yalancı peygambere gonderdiği mektup.

Mescid-i Aksa’nın Hırka-i Saadet’teki bir değerli maketi.

Mescid-i Nebevi’nin Hırka-i Saadet’teki bir değerli maketi.

Efendimizin (sav) bastığı bir toprak izi.

Efendimizin (sav) bastığı bir toprak izi.

Efendimizin (s.a.v) Sakal-ı Şerif-i

Efendimizin (s.a.v) Sakal-i Şerif-i

Efendimizin (s.a.v) Sakal-i Şerif-i

Efendimizin (s.a.v) Sakal-ı Şerif-i

Kabe’nin kadim kapılarından bir kapı. (eski kapıisı)

Hacer-i Esved’in kadim altın muhafazalarından bir muhafaza. ( eski Hacer-i Esved muhafazası)

Efendimizin (s.a.v) Ayak İzi

TOPKAPI SARAYINDA SERGİLENMEYEN EMANET-İ MUKADDESE

İŞTE RAVZA


Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimizin Mührü