Moliere 1622-1673 , Biyografisi

Fransız oyun yazarı ve oyuncu. Moliere, sarayın döşemelerini yapan bir mobilyacının oğluydu. Paris’in en iyi okullarından College de Clermont’da öğrenim gördü. 1643′te Illustre- Theatre adlı bir tiyatro topluluğu kurdu, sahne adı olarak Moliere’i seçti. Moliere’in bilinen ilk yapıtları, 1655′te Lyon’da sahnelenen L’Etourdi ou contretemps (oynanışı Savruk, 1876; yayımlanışı Şaşkın yahut Beklenmedik Engeller, 1944). Moliere ve topluluğunun ilk başarılı temsili ise 1658′de Louvre Sarayı’nda Kral XIV. Louis önünde oynanan Corneille’in Nicomede’iydi. Moliere, ertesi yıl ilk önemli komedisi sayılan ve Paris’te sahnelenen ilk oyunu olan Les Precieuses’ü (oynanışı Dudukuşları, 1876; yayımlanışı Gülünç Kibarlar, 1943) yazdı. Sosyetenin kibar davranışlarına özenen iki taşralı genç kızı konu alan bu oyun, Moliere’in bütün yapıtlarında öne çıkan bir temanın ilk işlenişiydi: Moliere burada, toplumsal kuralların gerektirdiği yüzeysel kibarlıkla altta yatan içgüdüsel davranış arasındaki uyumsuzluğun yarattığı gülünçlüğü ele alıyordu. Moliere’in topluluğu 1661′de, Kardinal Richelieu’nün bir tiyatro binası olarak yaptırdığı Palais Royal’deki (Kraliyet Sarayı) bir salona taşındı. Moliere’in bütün “Paris” oyunları burada sahnelenecekti. 1662′de sahneye konan ünlü oyunu L’Ecole des femmes (oynanışı Kadınlar Mektebi, 1876; yayımlanışı Kadınlar Mektebi, 1941) daha ilk gecesinde skandal yarattı. Seyirciler ve yetkililer, artık hiçbir değere saygısı kalmamış bir komedyenle karşı karşıya olduklarını düşünüyorlardı. Oyun, kadınlardan çekinen ve bu yüzden de saf, gözü açılmamış bir genç kızla evlenerek onu kendi ilkeleri doğrultusunda yönetmek isteyen bir erkeği konu alıyordu. Oyunun sonunda adam genç eşine aşık oluyor, ama aşkı dile getirmesini ve kadınlara bir sevgili gibi yaklaşmasını bilmediği için gülünç durumlara düşüyordu. Moliere oyuna gelen eleştirilere 1663′te La Critique de L’Ecole des femmes (Kadınlar Mektebinin Tenkidi, 1944) ve L’Impromptu de Versailles (Versailles Tulûatı, 1944) adlı tek perdelik oyunlarıyla karşılık verdi. Bunlardan ilkinde komedi anlayışını yansıtıyor, ikincisinde ise oyuncuların dinlenme odasını ve prova sırasında sahne arkasındaki konuşmaları çok gerçekçi bir bakışla anlatıyordu. Moliere 1662′de Armande Bejart’la evlendi. Üç çocuğu oldu, ama bunlardan yalnızca biri yaşadı. 1664′te sahnelenen Le Tartuffe, ou I’imposteur (oynanışı Tartüf, 1876 ve Riyanın Encamı, 1881; yayımlanışı Tartuffe, 1944) adlı oyunun Kadınlar Mektebi’nden de daha büyük bir gürültünün kopmasına yol açtı. Oyun kilisenin baskısıyla yasaklandı ve ancak 1669′da yeniden oynanma olanağı buldu. Tartuffe, bir tür danışmanlık ve eğitmenlik rolüyle bir burjuvanın evine kapağı atmış, dindar görünüşlü bir sahtekarın serüvenleri üzerine kuruluydu. Moliere Tartuffe’ün yasaklanmasına karşın, daha da kışkırtıcı bir oyun olan Dom Juan, ou le festin de Pierre’i (oynanışı Don Civani, 1876; yayımlanışı Don Juan, 1943) sahneye koydu. Don Juan, aristokratik bağımsızlık ilkesini hiçbir borç ya da yükümlülük tanımamak ve Tanrı’yı da hiçe saymak noktasına kadar vardıran, ama herkesin kendisine karşı yükümlülüklerini yerine getirmesini de istemekten geri kalmayan tipik bir Moliere kahramanıydı. Uşağı Sganarelle ise gerçekliği, dindarlığı ve ürkekliğiyle her bakımdan efendisinin tersiydi. Bu iki kahraman, Cervantes’in Don Quijote ile Sancho Panza’sının Fransız edebiyatındaki karşılığı olarak da görülebilir. Ama Don Quijote’nin saf hayalciliğinin yerini, Don Juan’da edepsizlik almıştır. Sonunda Don Juan, tanrıtanımazlığından ötürü cehenneme gönderilir; ama bu arada seyirciyi eğlendirmeyi ve onların ikiyüzlülüklerini de açığa çıkarmayı başarmıştır. Moliere, 1666′da da en başarılı oyunlarından sayılan Le Misanthrope’u (oynanışı Adamcıl, 1876; yayımlanışı İnsandan Kaçan, 1976) sahneye koydu. Komedinin kahramanı Alceste, ilkelerine sımsıkı bağlı, hiç kimseyi beğenmeyen, ama bu arada kendi kusurlarının hiç farkına varamayan yeni tip bir budalaydı. Moliere’in en ünlü oyunlarından biri olan L’Avare (Cimri, 1938, 1991) ilk kez 1668′de sahnelendi. Yapıt, şiiri andıran bir düzyazıyla yazılmıştı. Geleneksel komedinin bütün kalıplarının dönüşüme uğratılarak kullanıldığı bu oyun, kahramanının çelişkisini fazla sert ve çıplak bir tarzda göz önüne serdiği için önceleri pek tutulmamıştı. Cimrinin para tutkusu, oyunun bazı sahnelerinde gaddarlık, patolojik bir yalnızlık, hatta açıkça çılgınlık noktasına varıyordu. Sonradan Goethe Cimri’nin bir komedi değil, bir trajedi olduğunu öne sürmüşse de bu yorum abartılı sayılabilir. Çünkü komediye özgü olan temel çelişki, insanca olmayan amaçlarla insani içgüdüler arasındaki karşıtlık, burada da ortaya çıkar; ama Moliere seyirciye neşeli bir gülünçlüğü değil, saçmalık ve sakinliği hissetirir. Moliere’in 1668′de sahnelenen öteki oyunu George Dandin (oynanışı Kıskanç Herif, 1873; yayımlanışı George Dandin, 1943) uzun süre bir fars olarak değerlendirilmiştir. Günümüzdeki bazı eleştirmenlere göreyse, Moliere’in belki de en özgün, en gözüpek yapıtıdır. Komedinin kahramanı Dandin, kendi budalalığını kabul eden, ama her şeyin ters gittiği bu dünyada akıllı olmanın da işe yaramadığını öne süren ironik bir tiptir. Haklı olduğu sezilmekte, ama kendisi haklı olduğunu bir türlü açıkça kanıtlayamamaktadır. Moliere’in sağlığı 1669′dan sonra giderek boz
uldu. Gene de 1670′te başyapıt sayılan Le Bourgeois gentilhomme’u (oynanışı Köylü Asilzade ve Burjuva Jantilom, 1927; yayımlanışı Kibarlık Budalası, 1937) sahnelemeyi başardı. Bu, Moliere’in en sevinçli, en mutlu komedilerinden biriydi. Orta sınıf içindeki yükselme ve sınıf atlama çabalarını konu alan oyunun kahramanı Jourdain, boş ve anlamsız sözleriyle sözlerin gerçekten boş olduğunu ister istemez hissettiren, cömert yaradılışlı ama bundan da utanç duyan, sevimli bir tipti. Hastalığına karşın, ömrünün son yıllarında Moliere üç önemli oyun daha sahneledi. 1671′de sahnelenen Les Fourberies de Scapin (Scapin’in Dolapları, 1944), 1672′de sahnelenen Les Femmes savantes (oynanışı Okumuş Kadınlar, 1876; yayımlanışı Bilgiç Kadınlar, 1944) ve 1673′teki sahnelenen Le Malade imaginaire (Hastalık Hastası, 1940, 1982). Bu son oyun, ölümünden ve doktorlarından korkan bir hastalık hastasının kuruntularıyla birlikte tıp mesleğini ve doktorların bilgiçliğini de alaya alıyordu. Oyunun üçüncü gecesinde Moliere sahnede fenalık geçirdi ve evine götürüldükten hemen sonra öldü. Moliere’in ayna zamanda bir oyuncu olması yazdıklarını da etkilemiştir. Oyunlarının karakterleri, kendi tiyatro topluluğunun oyuncularını andırır. Kendisi de genellikle, çabuk kızan adam, uşak, aldatılmış koca, dar kafalı burjuva ve “Moliere denen herife” söven yobaz ihtiyar gibi rollere çıkmıştır. Gerçek yaşamda, hatta provalarda yaşadığı durumları kolayca bir oyun malzemesi haline getirmekte ustadır. Bu yüzden çoğu oyunlarında bir doğaçlama havası görülür; modeli önceden belirlenmiş bir oyun yazmaz, o anda bulduğu, eline geçen konuyu ya da insan tipini oyunlaştırır. Oyunlarının konuları ve olay örgüleri, belli bir tartışmayı başlatmak için çoğu zaman yalnızca bir araç işlevi görür. Bu konuşmalar içinde, oyun kişileri, birbirlerinin görüş ve sözlerindeki yanlışlık, anlamsızlık ya da çelişkiyi ortaya çıkarırlar. Roller sık sık değişir, akıllı adam aptal duruma düşer, budalanın da derinde yatan bir mantığın sözcüsü düzeyine yükseldiği olur. Bu nedenle, Moliere’in oyunlarını bir akılcılık savunusu olarak görmek yanlış olur: Moliere de akılla akılsızlık birbirine çok yakındır; bu yakınlık, Moliere komedisinin çağı için çok yeni bir kavramı, saçmalık kavramını öne çıkarmasını sağlar. Eğer bir söz ya da olay, her türlü akılcılık sınırını aştığı halde bizi güldürüyorsa, Moliere’e göre burada akılla budalalık sürekli yer değiştiriyor demektir. Moliere, klasik çağın ve günümüzün ölçülerine göre, profesyonel bir yazar ya da edebiyatçı değildi. Oyunlarının tümünü, yayımlamak amacıyla değil, oynanmak amacıyla yazmıştır.

Pierre Corneille (Pierre Corneille Kimdir? – Pierre Corneille Hakkında)

Pierre Corneille

Yaşamı

Erken Yaşamı ve O Dönemin Oyunları
Corneille, Rouen, Fransa’da, Marthe le Pesant ve Pierre Corneille’in (rütbesiz bir memur) çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Zorlayıcı bir Cizvit eğitimi aldıktan sonra on sekiz yaşında hukuk eğitimi almaya başladı. Bu eğitimden sonraki uygulamaları genellikle başarısız oldu. Corneille’in babası, oğlu için Rouen Orman ve Nehir Bakanlığı’nda iki tane önemli mevkide ona yer ayarladı. Bakanlık’ta çalışırken ilk oyununu yazdı. Oyunu, bir komedi olan Mélite’yi ne zaman yazdığı kesin değildir, ancak ilk defa 1629′da bir gezici tiyatro kumpanyasına sunduğunda ortaya çıktı. Kumpanya oyunu kabul etti ve repertoarlarının bir parçası yaptılar. Oyun Paris’te iyi karşılandı ve Corneille, düzenli olarak oyunlar yazmaya başladı. Aynı yıl Paris’e taşındı ve kısa zamanda Fransız tiyatrosunun önemli isimlerinden biri haline geldi. Mélite’yle başlayan ilk oyunları, Fransız ortaoyunu geleneğinden uzaklaşarak, revaçta olan asil Paris dilini ve hareketlerini yansıtıyordu. Corneille, zamanındaki komedilerini “une peinture de la conversation des honnêtes gens” (“soylu sınıfının konuşmalarının bir tablosu”) olarak nitelendirmiştir. İlk gerçek trajedisi, 1635 yılında sahneye konan Médée’dir.

Les Cinq Auteurs (Beş Şair)
1634 yılı Corneille’e ilgiyi daha da arttırdı; Kardinal Richelieu’nün Rouen’e gezisi anısında şiirler yazması istendi. Kardinal, Corneille’i keşfetti ve Les Cinq Auteurs’ün arasına kattı (‘Beş Şair’; aynı zamanda ‘Beş yazarlık cemiyet’ olarak da çevrilir). Bu cemiyette; Guillaume Colletet, Boisrobert, Jean Rotrou, ve Claude de Lestoile de vardı.
Bu beşli, Richelieu’nun erdemi ön plana çıkaran yeni tiyatro anlayışını gerçek hayata geçirmek için seçilmişti. Richelieu fikirlerini sunucak, bu yazarlar da tiyatro formunda bu fikirleri işleyeceklerdi. Ancak Kardinal’in emirleri, emirleri daha genişletmeye çalışan Corneille için fazla katıydı ve böylece zamanla ikisinin arasında anlaşmazlıklar oluşmaya başladı. Corneille’in cemiyetteki ilk anlaşmasının süresi bitince, Les Cinq Auteurs’ü bıraktı ve Rouen’e döndü.

Querelle du Cid
Üç birlik kuralına göre bir oyunun gündoğumundan günbatımına değin geçen süre içinde (zaman birliği), aynı yerde (mekân birliği) geçmesi ve birkaç olay ya da durumu birden ele almak yerine tek bir olay üzerinde yoğunlaşması (eylem birliği) gerekiyordu. Gerçekte bu kuram, Aristoteles’in, trajedinin nasıl bir sanat türü olduğunu tanımlamaya çalıştığı Peri poetikes (Poetika) kitabının yanlış anlaşılmasından kaynaklanıyordu. Corneille’nin Richelieu’yle anlaşmazlığından sonra yaptığı ilk oyun, genellikle en iyi oyunu sayılan Le Cid’dir (Arapça’da yaklaşık olarak paşa ünvanına denk gelen ‘al sayyid’ kelimesinin Fransızcalaştırılması sonucu oluşan sözcük). Oyun, Huillem de Castro’nun Mocedades del Cid (1621) oyununun üzerine kuruludur. Günümüzde Fransız tiyatro tarihinin en önemli oyunu sayılan Le Cid ilk sahnelendiğinde büyük ilgi topladı. Corneille ile rakip yazarlar Mairet ve Georges de Scudéry arasında oyun yüzünden başlayan kuramsal tartışmalar karşılıklı suçlama yazılarıyla sürdü.
Oyunun 1637 versiyonu, klasik trajedi/komedi ayrımına karşı çıkarak bir trajikomedi olarak sunuldu. Le Cid, muazzam bir başarı olarak görülmüşse de, Querelle du Cid (Fransızca’da ‘Sid Tartışması’ demektir) olarak bilinen çok ateşli bir polemiğin konusu olmuştur. Bunun üzerine Richelieu, o sıralarda yeni kurulan Académie Française’in bu konuda bir karar vermesini istedi. Richelieu’nün Académie Française’i oyunu başarılı bulsa da kusurlu olduğunu savunmuştur. Richelieu’nün Akademi’sine göre geleneksel Zaman, Yer ve Olay Birliği’ne (Zaman Birliği bütün olayın yirmi dört saatlik bir zaman diliminde geçmesini, Yer Birliği oyunda olayın olduğu sadece bir mekanın olmasını, Olay Birliği’yse de olayın sadece bir problemin çevresinde dönmesi gerektiğine inanır) saygı duymadığı savunmuşlardır. Yeni kurulan Académie, döneminin kültür-sanat aktivitelerinin en önemli eleştirmeniydi ve aslında Fransız diliyle ilgili çalışmalar yapsa da Richelieu’nun kendi emri üzerine Le Cid’in bir incelemesi yapılmıştır.
Académie’nin oyun hakkındaki düşünceleri Jean Chapelain tarafından Les Sentiments de L’Académie française sur la tragi-comédie du Cid (1637; Académie Française’in Le Cid Trajikomedisi Üzerine Görüşleri) adlı belgede belirtilmiştir. Oyunun estetik açıdan başarılı, ama tiyatro tekniği açısından yanlış, ahlaki açıdan ise yetersiz olduğu belirtildi. Bu suçlamaların kaynağını, tiyatronun ahlaki nasihatler için bir kaynak olduğu inancıydı. Önemli bir yazar olan Georges de Scudéry bile oyunu, Observations sur le Cid (1637; Le Cid üzerine gözlemler’) adı altında sertçe eleştirmiştir. Richelieu, Académie Française’in bu görüşüne dayanarak Le Cid’in sahnelenmesini yasakladı.
Bu tartışma, Corneille için fazla büyüdü ve sonunda Rouen’e geri dönmeye karar verdi. Oyunlarından biri kötü bir şekilde eleştirilince, toplumdan uzaklaştığı bilinmektedir. Yazarın iki oyunu da Orta Çağ İspanya’sında yaşamış olan Rodrigo Díaz de Vivar efsanesi üzerinde kuruludur.

Querelle du Cid’e Tepki
Tartışma ortamının durulmasının ardından, Corneille, 1640′ta Paris’e geri döndü. Querelle du Cid, Corneille’in tiyatro kurallarına daha da dikkat etmesine neden oldu ve bu diğer oyunlarında kendini gösterdi. Bu dönemdeki trajedileri; Horace (1640, Richelieu’ye adanmıştır), Cinna (1643) ve Polyeucte’dir (1643). Le Cid’le beraber bu oyunlar, genellikle ‘Klasik Dörtleme’ olarak bilinirler. Corneille ayrıca, Académie’nin eleştirilerini dinleyerek Le Cid’i, geleneksel tiyatro kullarına daha yakın hale getirmek için iki kere değiştirdi. Oyunun 1648, 1660 ve 1682 versyonları artık ‘trajikomedi’ adıyla değil, trajedi adıyla sunuldu.
Corneille’in ünü 1640ların ortasında daha da yayıldı ve ilk antolojisi basıldı. 1641′de, yedi çocuğunun karısı olan Marie de Lampérière’le evlendi. Bu dönemde, Corneille genellikle trajediler sunmuştur: La Mort de Pompée (1644), Rodogune (1645), Theodore (1646) ve Héraclius (1647). Ayrıca bunların yanında bir de komedi yazmıştır: Le Menteur (1644).
Pertharite’nin 1652′de aldığı kötü yorumlar, Corneille’in hevesini kırdı ve tiyatroyu bırakmasına neden oldu. Tiyatrodan sonra, Thomas a Kempis’in Imitation of Christ’ının nazım bir çevirisine başladı ve bu eseri 1656′da tamamladı. Nerdeyse sekiz yıllık bir yokluğun ardından, Corneille, 1659′da tiyatroya geri dönmeye ikna edilebildi. Tiyatroya döndükten hemen sonra, XIV. Louis tarafından beğenilen Oedipe’i yazdı. Ertesi yıl, kısmen kendi tarzının savunması olan Trois discours sur le poème dramatique’i (‘Dramatik şiir üzerine üç söylev’) yayımladı. Corneille’in bir anlamda Querelle du Cid’e karşı savunması olan bu eserde, aynı zamanda klasik tiyatro kurallarının önemini kabul etmiş ama bu kuralları Le Cid’de kırışını da mantıklı bir şekilde açıklamıştır. Corneille’e göre, Aristoteles’in dramatik rehberi katı kurallar sunmaktan çok yoruma açık bir eserdir ve bu kuralların bu kadar katı uygulanması gelişmeyi önleyecektir.

Son Oyunları
Corneille, birçok eser yazan bir yazar olmasına rağmen (1659′dan sonra on dört yıl boyunca her yıla bir oyun) bu oyunları, eski oyunları kadar tutulmadı. Diğer oyun yazarları daha çok revaçtaydı. 1670′de Corneille ve rakibi olan Jean Racine, aynı olay üzerinde farklı oyunlar yazmaları söylendi. İki oyun yazarı da diğerinin de aynı şeyi yaptığından habersizdi ve oyunlar tamamlandığında Corneille’in Tite et Bérénice’i (1671), Racine’in Bérénice’inden daha üstün görülmüştür. Molière de bu zamanlar da fazlasıyla ünlüydü ve Corneille’le bir komedi olan Psyché’yi (1671) yazmıştır. Corneille’in daha sonraki oyunları genellikle trajedilerdi. Bunlar; La Toison d’or (1660), Sertorius (1662), Othon (1664), Agésilas (1666) ve Attila’dır (1667).
Corneille’in en son oyunu Suréna’dır (1674). Bu oyundan sonra, sahneyi son kez terketmiş ve 1684′te, Paris’teki evinde ölmüştür. St. Roch kilisesine gömülen Corneille, 1821′e kadar mezartaşsız bir şekilde gömülü kalmıştır.

Eserleri

  • Mélite (1629)
  • Clitandre (1630–31)
  • la Veuve (1631)
  • la Galerie du Palais (1631–32)
  • la Place royale (1633–34)
  • l’Illusion comique (1636)
  • Médée (1635)
  • le Cid (1637)
  • Horace (1640)
  • Cinna (1641)
  • Polyeucte (1642)
  • la Mort de Pompée (1643)
  • Le Menteur (1643)
  • Rodogune (1644)
  • Héraclius (1647)
  • Don Sanche d’Aragon (1650)
  • Andromède (1650)
  • Nicomède (1651)
  • Pertharite (1651)
  • l’Imitation de Jésus-Christ (1656)
  • Oedipe (1659)
  • Trois Discours sur le poème dramatique (1660)
  • La Toison d’or (1660)
  • Sertorius (1662)
  • Othon (1664)
  • Agésilas (1666)
  • Attila (1667)
  • Tite et Bérénice (1670)
  • Psyché (Molière ve Philippe Quinault’yla birlikte, 1671)
  • Suréna (1674)

Kırım Türkleri Edebiyatı

* Kırım Hanlığı döneminde Osmanlı saray kültürüyle sıkı ilişkiler içinde olan Kırım’da klasik Türk edebiyatı paralelinde bir klasik edebiyat geleneği kurulmuştur.

* 1783 Rus istifasıyla edebiyat gerilemiştir.

* 19. yüzyıl sonlarında İsmail Gaspıralı, Tercüman Gazetesi’ni çıkararak düşüncede ve edebiyatta yeni bir dönem açmıştır.

* 1905′te meşrutî yönetime geçilmesi, Kırım’da ulusal edebiyatın gelişmesine hız kazandırmıştır.

* Gaspıralı ve Tercüman Gazetesi etrafında yetişen gençler düşünce ve edebiyatta yeni yollar aramaya başlamışlardır, Kırım’da kısmî özgürlük ortamı düşünce ve edebiyatta yenileşme ve gelişmelere yol açmıştır. Bu yıllarda Rus edebiyatı izlenmiş; şair ve yazarlar Kırım Türkçesiyle edebî ürünler vermişlerdir. Kimi aydınlar, hem Osmanlı hem Kırım Türkçesi’ni kullanmıştır.

* Birinci Dünya Savaşından sonra Kırım Türkleri’nin, Osmanlılarla ilişkileri kesilmiştir.

* 1917-1944 yılları arasında okullar, tiyatrolar, kütüphaneler açılmış, çeşitli alanlarda etkinlikler başlatılmıştır.

* 1929′da Latin Alfabesine geçilmiş, 1938′de bu kaldırılarak Kiril Alfabesi kullanılmaya başlamıştır.

* 1944-1953′e kadar bir sürgün ve duraklama dönemi başlamıştır,

* Kırım Türkleri, Türkistan’a sürülmüşlerdir. Kırım dışındaki ve Kırım’daki aydınlar dil ve edebiyatla ilgili gelişmeler sağlayacak çalışmalar yapmışlardır. Kırım Türkçesiyyle otuz Kırımlı şairden öykü, deneme ve şiirleri kapsayan Baar Ezgileri adlı antoloji yayımlanmıştır.

* 1976′da iki kez çıkarılan Yıldız Almağanı, 1980′de dergiye dönüştürülmüştür. Kırımlı yazarların yazdığı eserler ve diğer Türk lehçeleriyle yazılanlar Kırım Türkçesi’ne çevrilerek burada yayımlanmıştır.

* Bu yıllarda Taşkent Pedegoji Enstitüsü’nde kurulan Kırım-Tatar Dili ve Edebiyatı Bölümü bu alanda çalışacak kadrolar yetiştirmiştir. Hem Kırım Türkçesi’ni hem Özbek Türkçesini hem de Rusça’yı kullanan yazarlar yetişmiştir. Bu yazarlar arasında önemlilerden biri de Cengiz Dağcı’dır.
Kιℓℓєя Eαgℓє ™ çevrimiçi Add to Kιℓℓєя Eαgℓє ™’s Reputation Kurallara Aykırı Mesajı Bildir Alıntı Yaparak Cevapla

Evliya Çelebi

Seyyah-ı âlem ve ferid-i beni âdem
EVLİYA ÇELEBİ

On ciltlik muhteşem eseri “Seyahatnamesi” ile dünya çapında tanınan âlimimiz ve seyyahımız Evliya Çelebi’nin hayatının dönüm noktası bir rüya ile başlar. Seyahatnamenin birinci cildinde gördüğü bu rüyayı şöyle anlatmaktadır:
“İstanbul’da hanemde bir gece uykuya dalmıştım. Birden bire kendimi Yemiş iskelesi yanında bulunan Ahi Çelebi Camiinde gördüm. Camiinin içi nur yüzlü bir cemaatle dolup taşmıştı. Ben de bu camiinin içine girerek minberin dibine diz çöküp oturdum. Bu nur yüzlü pirleri hayranlıkla temaşaya daldım. Fakat bunlann kim olduklarını anlayamamıştım. Nihayet yanımda bulunan bir zata sordum: ‘-Benim sultanım, ism-i şerifinizi ihsan buyurur musunuz?’ dedim. O zat, Kemankeşlerin Piri “Sa’d ibni Ebi Vakkas” olduğunu söyledi. Derhal elini öptüm. Yine:
“-Sizin yanınızdaki zatlar kimlerdir?’ diye sual ettiğimde: ‘Sahabe-i Kiram ve Ensar Hazretleridir dedi. O tarafa baktım. Bu zatlar sıra ile Hazret-i Ebu Bekir (ra), Hazret-i Ömer (ra), Hazret-i Osman (ra), Hazret-i Ali (ra) idiler. Bunları doya doya seyredip taze can buldum. Mihrapta ise Kâinatın Efendisi Peygamber Efendimiz Aleyhisselâtü vesselam oturmakta idi. Biraz sonra yanımda oturmakta bulunan Sa’d İbni Ebi Vakkas Hazretleri elimden tutup beni Peygamber Efendimizin huzuruna götürdü ve dedi ki:
” ‘Âşık’ı sâdıkın ve ümmet-i müştakın Evliya kulun şefatin rica eder.’
“Ben de derhal Hazret-i Peygamberin dest-i mübareklerini bûs ettim. Fakat heybetlerinden çok korkarak titredim. Kendilerine:
” ‘Şefaat ya Resulallah!’ diyeceğim yerde:
“Seyahat ve Resulullah! diyi verdim. Cenab-ı Peygamber derhal tebessüm ettiler. Seyahatlerimin hayırlı olması için ‘Fatiha’ dediler. Bundan sonra sıra ile Eshab-ı Kiram’in ellerini birer birer öptüm. Cümlesi:
“Seyyâh-ı âlem ve ferîd-i beni âdem ol! “diye dua ettiler. Ben de Ahi Çelebi Camiinden dışarı çıktım.
“Sabah olup uyanınca bir abdest alıp bu rüyamı tabir ettirmek üzere Kasımpaşa’da İbrahim Efendi Hazretlerine gittim. Bu zat bana:
“Sen büyük bir seyyah olacaksın!’
“buyurdu. Ben de bundan sonra seyahata çıkıp gördüklerimi yazmaya başladım.”
Sahabelerin yaptığı dualar Dergâh-ı İlâhî’de kabul olunmuş ve Evliya Çelebi benzeri olmayan ve sahasında da tek olan dünya seyyahı oluvermiştir.
Asya, Avrupa ve Afrika’ya yayılan imparatorluğun topraklarını adım adım dolaşarak gördüklerini tesbit eden Evliya Çelebi’nin telif ettiği on bin sahifelik “Seyahatname”si emsalsiz bir tarih ve coğrafya eseri olarak dünya ilim âleminin dikkatini çekmiştir.
Meşhur seyyahımız 1630′da gördüğü yukarıda bahsi geçen rüyadan sonra, ilk seyahatim 1640′ta ailesinden gizli olarak Bursa’ya yapmıştır. Çıktığı bu ilk seyahati bir ay devam etmiştir. Evliya Çelebi Seyahatnamenin ikinci cildinde seyahat dönüşü babasının tavrım ve kendisine yaptığı nasihatlan şöyle anlatmaktadır:
“Hakir o gün hane-i gamkînimize (gam içinde olan evimize) varıp peder ü mâderin (baba ve ananın) dest-i şeriflerini (ellerini) öpüp huzur-i şeriflerinde (önlerinde) karar ettiğimde (durduğumda) peder-i azizim eyitti:
“Safa geldin Bursa seyyahı! Sefa geldin! ‘Halbuki ne canibe gittiğimden kimsenin haberi yok idi. Hakir dedim: ‘Sultanım, hakirin Bursa’da idiğimi nerden bildiniz?’
“Buyurdular ki: -Sen bin elli senesi muharreminin aşuresinde (1640 senesi Mayıs başları) kaybolduğun gece ben nice me’sure (makbul dualar) tilâvet ettim. Bin kerre “kevser” suresini okudum. Ol gece Âlem-i menamda (uykuda) seni gördüm ki Bursa’da Emir Sultan zaviyesinde ruhaniyetten istimdat ile seyahat rica edip bükâ ederdin (ağlardın) o gece bana nice ehl-i hal canlar rica edip senin seyahata gitmekliğin için izin talep eylediler. Ben de ol gece cümlesinin rızasıyla sana destur (izin) verdim. Fatiha tilavet eyledik.
“Gel imdi, oğul! Şimdengeri (bundan sonra) sana seyahat göründü. Allah mübarek eyliye. Amma sana nasihatim var” diye elimden yapışıp, huzurunda ayak üzerine durdurup sağ eliyle sol kulağımı burarak şu nasihata ağâz eyledi (başladı):
“Oğul! âdem yoksul olur, besmelesiz taam (yemek) yeme. Sırrın var ise sakın avratına deme. Cünüp iken yemek yeme. Esvabının (elbisenin) söküğünü üstünde dikme. İyi adını keme takma. Keme (kötüye) yoldaş olma, zararını çekersin. Sen yürü ileri, gözüm, kalma geri. Alay bozma…”
Seyahat için babasından da ruhsat alan Evliya Çelebi o tarihten itibaren vefatına kadar durmadan gezip dolaşmıştır.
Tatlı dilli, hoş sohbet seyyahımız Evliya Çelebi, 1611 yılında, İstanbul’un Unkapanı semtinde dünyaya gelmiştir. Asıl ismi Hafız Mehmed Zıllî Evliya idi Aslen Kütahyalı olan babası, Sultan IV.Murad’ın Kuyumcubaşısı Derviş Mehmed Zıllî Efendi de âlim bir zattı. Evliyanın kuvvetli bir tahsil görmesi için çalışmıştır. Evliya da babasını mahcup etmemiş, zekası, çalışkanlığı ve kabiliyetiyle hocalarının takdirini kazanmıştır. Hamid efendi medresesindeki tahsilini ikmal ettikten sonra, tanınmış âlim Ahfeş Efendi’den yedi sene ders almış, Evliya Mehmed Efendi’nin de ilminden istifade etmiştir. Bilahare Topkapı Sarayındaki Enderun-u Hümayun’a girmiş, burayı bitirdikten sonra da sipahi sınıfına dahil olmuştur.
Sultan IV.Murad, ilmini ve ahlakını yakinen bildiği Evliya Çelebiyi saraya muhasib olarak almıştır. Evliya Çelebi Sultan İbrahim ve Sultan IV. Mehmed devirlerinde de mühim resmi vazifeler almış ve bu vazifeler dolayısiyle çeşitli beldeleri gezmiştir.
Defterdarzade Ahmet Paşa ile Anadolu’yu, Şam Beylerbeyi Murtaza Paşa ile Suriye ve Filistin’i gezdikten sonra Melek Ahmed Paşa’nın sadrazamlığında sadarette memuriyet almış, Paşa’nın Rumeli Beylerbeyliğine gönderilmesi üzerine onu takib etmiştir.
Fazıl Ahmed Paşa’nın ordusuyla birlikte Avusturya’ya gitmiş, yolda gördüğü yerler hakkında çeşitli malzeme toplamıştır.
Elçi Mehmed Paşa ile birlikte Viyana’ya gitmiş, bu vesile ile Avusturya şehirlerini dikkatle tedkik etmiştir. Seyahatini İspanya, Hollanda ve Danimarkaya kadar uzatmış, daha sonra Eflak-Boğdan, Kırım, Kafkasya ve Hazer Denizi çevresini, Volga boylarını incelemiştir.
Hac vazifesini yerine getirmek için Hicaza, oradan Mısır, Sudan ve Habeşistan’a gitmiştir.
Yetmiş senelik ömrünü devamlı seyahat etmekle geçiren Evliya Çelebi, Osmanlı devletinin hemen bütün şehirlerini ve kasabalarını gezmiştir. Anadolu, Rumeli, Suriye, Irak, Mısır ve Hicaz’ın yanı sıra Macaristan, Transilvanya, Almanya, Hollanda, Bosna-Hersek, Dalmaçya, Güney Rusya, Kırım, Kafkasya ve İran’ın birçok bölgelerini dolaşmıştır.
Gördüklerini basit bir şekilde ele almamış, köklü incelemelerde bulunmuştur. Bölgelerin ahlak, görgü ve an’anelerini, meşhur şahıslarını, binalarını ve tarihlerini inceledikten sonra kaleme almıştır.
Seyahatlerinden bir kısmını savaşlara katılmak suretiyle yapan Evliya Çelebi, bizzat savaşlara da katılmış ve silah kullanmada, ata binmedeki maharetini harp meydanında göstermiştir.
Güzel sesi ve hoş sohbeti ile her zaman padişahların, vezirlerin ve komutanların yanıbaşında bulunmuştur. Onun hoş sohbeti yazı üslubuna da aksetmiş ve ölmez eseri “Seyahatname” zevkle okunan bir klasik hüviyetini asırlardan beri muhafaza etmiştir.
Ömrünü ilme adayan bu değerli âlim ve seyyahımız hiç evlenmemiştir. 1681′de vefat eden Evliya Çelebi’nin mezarı kayıptır.
Seyahatname’si muhtelif dillere tercüme edilmiş olan dünya çapında şöhret sahibi Evliya Çelebi’nin mezarının kayıp oluşunu kabullenmek istemiyorduk bir türlü. Araştırmaya başladık. Tarihî kaynaklar, Evliya Çelebi’nin Mısır Seyahati dönüşünde İstanbul’da vefat ettiğini ve Lohusakadın türbesinin yanına defnedildiğini söylemekteydi. Şişhanede bulunan Lohusakadın türbesinin yanında Meyyiz Zade Kabri ve onun bitişiğinde Evliya Çelebi ailesine ait mezarlık bulunmaktaymış. O civarda yaptığımız araştırmada, Lohusakadın türbesinden başka hiç bir mezar göremedik. Nasıl olurdu, koskoca mezarlık nereye giderdi? Kafamıza düğümlenen suallerin cevablarını değerli tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’da bulduk. Şöyle diyordu Konyalı:
“Evliya Çelebi ve babası, IV.Murad’ın kuyumcubaşısı Mehmed Zıllî Efendi Lohusakadın türbesinin yanında medfundur. Fakat yol yapılırken ordaki bütün mezarlar yerinden söküldü ve mezar taşları bir çukura dolduruldu. Ben yol yapılırken gitmiş ve mezar taşlarını görmüştüm.”
Bu ifadeden sonra tekrar Şişhane’ye gittik ve bu defa mezar taşlarını aramaya başladık. Ne yazık ki bütün aramalarımıza rağmen bir tek mezar taşına bile rastlayamadık. Evet, Koca Evliya Çelebi’nin, Mehmed Zilli Efendi’nin ve daha nice büyüklerin mezarları yok olmuştu, yok dilmişti. Evliya Çelebi’yi araştıran Batılı bir araştırmacı İstanbul’a gelip Evliya Çelebi’nin mezarını sorsa, “yoktur” veya “kayıp” cevabı verilecekti. O da “Ayıp” diyemeyecek kadar nezaket sahibiyse, “yazık” diyecekti. Nitekim öyle de demektedirler.