SİVAS KONGRESİ (1–4 Eylül 1919)

Kongrenin toplanmasını engellemek amacıyla Fransızlar ve Osmanlı yönetimi bazı önlemler almışlardı.
Elazığ valisi Ali Galip’te kongreyi basmakla görevlendiril¬mişti. Ancak başarılı olamadılar.
Kongre’de,
Erzurum’da alınan kararlar aynen kabul edilmiştir.’
Erzurum Kongresinden farklı olarak tüm ülkeden delegeler katılmıştır.
Bundan dolayı milli bir kongre niteliği vardır.
Başlıca kararlar:
1. Milli sınırlar ve Misak-ı Milli’nin esasları tespit edilmiştir
2. Manda ve himaye kesin olarak reddedilmiştir.
3. Mondros’tan sonra kurulan ulusal cemiyetler Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmiştir.
4. Temsil heyetinin yetkileri genişletilmiş, üye sayısı artırıl¬mış ve tüm vatanı temsil eder hale getirilmiştir.
5. Meclis-i Mebusan’ın toplanması için İstanbul’a baskı ya¬pılacaktır.
6. Ali Fuat Paşa Batı cephesi Kuvay-i Milliye komutanlığına tayin edilmiştir. (9 Eylül 1919)
7. Haftada iki kez yayınlanmak üzere İrade-i Milliye Gaze¬tesi çıkarılacaktır. (Milli mücadelenin ilk yayın organıdır.)
Ali Fuat Paşanın Batı Anadolu Kuvay-ı Milliye komutan¬lığına getirilmesi ile Temsil Heyeti yürütme yetkisini ilk kez kullanmış oluyordu.

Sonuçları:

  • Damat Ferit hükümeti daha fazla direnemeyerek istifa et¬ti. Yerine daha ılımlı olan Ali Rıza Paşa Hükümeti kuruldu.
  • Temsil heyetinin İstanbul hükümeti üzerindeki ilk etkisi Da¬mat Ferit Paşa hükümetinin istilasıdır.
  • Sivas Kongresi’nden etkilenen Sivaslı kadınlar; Anadolu Kadınları Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”ni kurdular.

ERZURUM KONGRESİ

Kongreye; Erzurum, Trabzon, Sivas, Bitlis ve Van illerini tem¬sil eden 54 temsilci katıldı. Elazığ, Diyarbakır ve Mardin vali¬leri temsilcilerini kongreye göndermediler. Kararlan
1. Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür bölünmez.
2. işgalcilere karşı İstanbul hükümetinin kayıtsız kalması du¬rumunda derhal geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet’ milli bir meclis seçecektir. Milli Meclis toplanana kadar görev ya¬pacak bir TEMSİL HEYETİ oluşturulacaktır.
3. Manda ve himaye kabul edilemez.
4. Milli iradeyi hâkim kılmak esastır.
5. Azınlık unsurlara siyasi egemenliğimizi sınırlayıcı ve top¬lumsal dengeyi bozucu ayrıcalıklar verilemez.
6. Ulusal irade padişahı ve halifeyi kurtaracaktır.
7. Derhal meclis toplanmalı hükümet çalışmaları meclis de¬netimine girmelidir.
Önemi:

  • Manda ve himaye reddedilerek ilk kez ulusal egemenliğin ko¬şulsuz olarak gerçekleştirilmesine karar verilmiştir.
  • Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk cemiyetinin tertiplediği böl¬gesel bir kongre olmasına rağmen Milli nitelikli ararlar almış¬tır.
  • Temsil heyeti ilk kez burada oluşturulmuş, başkanlığına Mus¬tafa Kemal seçilmiştir.
  • Yeni bir devletin kurulmakta olduğu açıklanmış, yeni Türk devletinin temelleri atılmıştır.
  • Erzurum kongresi Mustafa Kemal’in sivil olarak yaptığı ilk ça¬lışmadır.
  • Erzurum kongresi amaç ve karakter olarak bölgesel, alınan kararlar ve sonuçları yönüyle millidir.

Kongre çalışmaları devam ederken İstanbul Hükümeti 30 Temmuz 1919da Mustafa Kemal ve Rauf Bey hakkında tu¬tuklama kararı çıkardı.
Sonuçları:

  • Erzurum kongresi yöresel direniş örgütlerinin bir çatı al¬tında toplanabileceğini ilk kez kamuoyuna gösterdi
  • Artık bundan sonra İstanbul hükümetinin buyrukları Ana¬dolu’da geçmiyordu. Çünkü doğu illerinin bir Temsil Kurulu vardı.

TÜRKİYE SELÇUKLULARI DÖNEMİNDE KÜLTÜR VE MEDENİYET

TÜRKİYE SELÇUKLULARI DÖNEMİNDE KÜLTÜR VE MEDENİYET
1. DEVLET YÖNETİMİ: Selçukluların devlet yönetiminde de Karahanlı devlet teşkilatı model alınmıştır. İslamiyet’ten sonra ise devletler hanedan ismiyle adlandırılmıştır.
a) Hükümdar ve Saray: Sulatanlık babadan oğla geçerdi. Hanedan mensubu olma şartı vardı. Başkentte otururdu ve melikler vilayete yollanırdı. Sulatan devlet işlerini yürütmede, adalet ve halk refah ve huzurunu sağlamakla yükümlüydü. Devlet teşkilatı doğrudan ona bağlıydı ve yasama görevi yapardı.
b) Merkez Teşkilatı: Merkezin bütün işleri divanda yürütülürdü.
1. Büyük Divan: Sultan veya vezir başkanlık ederdi ve devlet merkezinde bulunurdu. Bütün devlet işleri burada görüşülür ve karara bağlanırdı. Toplantı salonuna “sofa” denilirdi.
2. Niyabet-i Saltanat: Güvenilir yönetici veya kumandandan seçilirdi. Sulatan olmadığı zaman işleri bu kişiler yürütürdü.
3. İstifa Divanı: Devletin mali işleri görüşülürdü.
4. Arz Divanı: Ordunun aylık ve teçhizat işleri görüşülürdü.
5. Tuğra Divanı: Devletin iç ve dış yazışmaları hazırlanırdı.
6. İşraf Divanı: Askeri yargı dışında kalan tüm mali ve idari işler yürütülürdü.
7. Pervanecilik Divanı: Büyük divanda dirlikle ilgili kararları düzenlerler ve arazi defterlerine geçerler.
c) Taşra Teşkilatı: Ayrılan vilayetlerin başında melikle, vali veya emirler bulunurdu. Küçük birer divanları yer alırdı. Melikler büyük divana değil doğrudan padişaha bağlıydı.
d) Beyliklerde Yönetim: Beyliklerin başında Ulubey vardı. Statü ile belirlenirdi. Beyliklerin taşra yönetiminde Mirliva ve Kadı atanırdı. Mirlivalar siyasi otoriteyi, Kadılar yargı gücünü temsil ederlerdi.

e) Askeri Teşkilat:
1. Merkez:
Ordu; hassa, dirlik, tümen ve tabi devlet olmak üzere 4 unsurdan oluşurdu. Hassa birlikleri çeşitli kavim ve birliklerden alınan esir ve kölelerden oluşurdu. Sarayda özel olarak eğitilir ve doğrudan sultana bağlı olan bu askerler yaya ve atlılardan oluşurdu. Seçkin kumandanlar tarafından yönetilirdi.
2. Dirlik Askerleri: İktidardan geçimini sağlayan devletin esasını oluşturan tamamı Türk olan askeri birliklerdir.
3. Türkmen Birlikleri: Sınır bölgelerdeki uç beylerin askerleridir ve en vurucu güçlerdir.
4. Bağlı Askerler: Konya’ya çeşitli şekillerle bağlanmış ülkenin askerleri olup Selçukluya bağlıydılar.
5. Deniz Kuvvetleri: Temeli İzmir’deki Çaka Bey Tarafından atılmıştır. Liman kentleri ele geçirilince donanma oluşturuldu ve tersaneler kurulmaya başlandı.
f) Adliye Teşkilatı: Yargı sistemi Şer’i ve örfi olarak ikiye ayrılırdı. Şer’i İslam Fıkhına dayalı idi. Başkadı Konya’da oturur ve tüm kadılardı denetlerdi. Evlenme, boşanma, borç davaları gibi konulara bakardı. Örfi ise; geleneklere göre düzenlenen kurallardan oluşmaktaydı.
g) Haberleşme Teşkilatı: Sürekli bir haber alma teşkilatı vardı. Posta teşkilatı sivil ve askeri olanlara hizmet edecek şekilde organize edilmiştir. Gizli istihbarata önem verilmiştir.
h) Toprak İdaresi: Toprak devletin malıdır. Bu araziler görev karşılığında yüksek dereceli devlet görevlilerine verilirdi. Toprak idaresi 4’e ayrılmıştır.
1. Has Arazi: geliri sadece sultana ait olan arazidir.
2. İkta Arazi: Aylık almayan kiracılardır karşılığında askerleri beslerler. Topraklar geri alınabilirler
3. Mülk Arazi: Miri araziden başarılı devlet adamlarına verilmiş arazidir. Özel mülkiyettir.
4. Vakıf Arazi: Miri ve mülk arazilerden ayrılan gelirlerin bir kısmı vakıflara bağışlanırdı.
II. Din ve İnanış: Müslümanlardı. Dini hayatın geliştirilmesi için çaba göstermişlerdir. Cami ve medreseler yaptırmışlardır. Bazı Tasavvuf ve Tarikatlar Türkiye’de uygun ortam bulmuştur. Bunlar: – Türk Tasavvufu – Ekberilik -Babailik – Bektaşilik -Nakşibendîlik -Mevlevilik
III. Sosyal ve İktisadi Hayat: Türkler Anadolu’ya geldiklerinde Rum Ermeni ve Süryaniler vardı. Onları kendi egemenliklerine alarak dinde serbest bıraktılar. Anadolu’ya gelen Türkler 3’e ayrılır.
1. Türkmenler: Konargöçerdir. Boylar halinde sınırda yaşarlar ve hayvancılıkla uğraşırlardı.
2. Köylüler: Çiftçilikle uğraşıp hayvan beslerlerdi. Toprak üzerinde kiracı veya yarıcıydı.
3. Şehirliler: Şehir surlar ile çevriliydi ve memur öğrenci ve ticaretle uğraşanlar otururlardı. Şehrin içinde kale, Pazaryeri, çarşı, camii hamam vb. yapılar bulunurdu.
İktisadi hayat ise; ziraatı, sanayi ve ticaret olmak üzere üçe ayrılırdı.

Anayurt İçinde Yapılan Göçler

Moğolistan’dan idil nehrine kadar uzanan Büyük Bozkır’da Türklerin gerçekleştirdiği yer değiştirme eylemine “anayurt içinde yapılan göçler” denilmektedir. Anayurt içindeki yer değiştirmeler genellikle münferit boyların hareketlerinden ibaret olup, belli bir dönemlerde kitlesel göçlerin de gerçekleştiği olmuştur.
İç göçlerin başlıca özelliği, tıpkı dış göçler gibi zorlayıcı sebeplerden kaynaklanmış olması idi. Bunların başında doğal afetler, anayurttaki nüfusun kalabalıklaşması ve otlakların yetersizliği gelmekte idi. Bunun dışında akraba boylar tarafından yaşadıkları yerlerin istilaya uğraması, ya da yabancı ağır dış baskıya maruz kalma gibi etkenlerle Türkler değişik zamanlarda, değişik yerlere göç etmek zorunda kalmışlardır.
İç göçleri doğuran sebeplerin başında doğal afetler gelmekte idi. Bazen mevsiminde yeterli kar ve yağmurun yağmayışı, bozkırda yeterli ölçüde bitki örtüsünün yetişmesini engellerdi. Üstelik bu durum yaz aylarının sıcak geçeceğinin de habercisi idi. Zaten yeterince olgunlaşmayan otlar bu sefer yazın kavurucu sıcağı yüzünden yok olurdu. Bu da hayvanların kışlık besinlerinden mahrum kalması demekti. Mevcut durum karşısında atlı göçebeler tamamen helak olur veya yurt değiştirmek zorunda kalırlardı.
Mesela, 685 yılında, Oğuzların yurtlarında büyük bir kuraklık meydana gelmiştir. Bu kuraklıktan dolayı, atların ve sığırların onda yedisi veya sekizi ölmüştü. Oğuzlar, hayatta kalabilmek için tarla faresi avlamak ve ot kökü yemek zorunda kalmışlardır.
Büyük bozkır insanları için kuraklık kadar yağışlı ve karlı havaların da tehlikesi büyüktü. Aşırı soğuk yüzünden göçebelerin hayvanları yem ve ot bulamadan harap oluyordu, özellikle bu durum salgın hastalıkların çıkmasına yol açıyor ve kütle halinde hayvan kırımlarını meydana getiriyordu. Bazı kış aylarında ortalama 30 cm’yi bulan kar kalınlığından hayvanlar sağlıklı beslenemiyordu. Daha da kötüsü güneşten etkilendiğinde bu karların yüzeyinde dayanıklı buz köreşeler meydana gelirdi. Bu durum, kar altındaki kurumuş otlara ulaşmayı çabalayan hayvanların tırnaklarının yara olmasına, ya da o otlara ulaşamadan açlığa mahkûm kalarak ölümlerine sebebiyet veriyordu.
Bu doğa felaketinin önüne geçmenin yegâne yolu bazı Kıpçak boylarının yaptıkları gibi yazın otlan biçip kış için hayvanlarına stok yapmaktan gelmekte idi. Ancak doğulu göçebeler bunu bilmiyorlardı. Bu durum karşısında hayvanları tamamen helak oluyor ve kendilerini kurtarmak amacıyla başka yerlere göç ediyorlardı.
Mesela, Hunların ülkesinde M.Ö. 71 yılının kışında aşırı kar yağışı yüzünden açlık olmuştur. Bu nedenle her on kişiden üçü, her on hayvandan da beşi ölmüştür. Yut Hun İlinde çok geçmeden M.Ö. 68 yılında tekrar baş gösterdi. Bu defasında daha ağır hasara yol açtı ve her on kişiden altı-yedisi, her on hayvandan da altı-yedisi ölmüştür. Bunun dışında 627 yılında, Göktürk ülkesine çok kar yağmıştır. Bu yüzden koyunların ve atların büyük bir kısmı helak olmuştur.
Görüldüğü gibi, Orta Asya’ da hayatı zora sokan ve kütleleri göçe zorlayan sebep, ağır doğa şartlarıdır. Sık sık meydana gelen “yuf’larla başlıca ekonomik varlıklarını yitiren Türkler, perişan oluyorlar ve güç durumlara düşüyorlardı. İşte böyle durumlarda Türk toplulukları için yeni ekonomik sahalar aramak bir zaruret halini alıyordu. Böylece, iç göçler başlıyordu.
Öte yandan bir bölgede nüfus artışı söz konusu olduğunda oradaki imkânların ihtiyaçlara cevap verememesi de iç göçleri tetiklemiştir. Aslında, Orta Asya’nın iklim ve coğrafi yapısı insanların çoğalması açından çok elverişli idi. Üstelik Türkler, toplum yapısı açısından insanların çoğalmasını engelleyen değil, aksine çoğalmaya teşvik eden bir yapıya sahip idiler. Aslında Türkler son derece dinamik ve sağlıklı bir topluk idiler. Sosyal hayatlarında aile ve akraba bağlılığına çok önem verirlerdi. Bu da göçebe hayatın zorluklarından kaynaklanan bir gereksinim olmalı ki, insanlar arasında birlik ve dayanışma olmadıkça doğa ile iç-içe olan göçebeliğin zorlu koşullarına ayak uydurmaları mümkün olmuyordu. Büyük Bozkır’daki göçebe hayat tarzı, çok sayıda insana ve insan gücüne ihtiyaç gösteriyordu. Bundan dolayı ailelerin kalabalık olması son derece önem arz ediyordu.
Bozkır geleneğine göre akraba ailelerin birliğinden oluşan boy kalabalıklaşınca türeme hakkına sahipti. Bu nedenle kalabalıklaşan bir boydan yeni bir beyin yönetiminde yeni bir akraba boy ortaya çıkardı. Bu birimler göçebe Kazaklarda “aul” olarak isimlendirilmektedir. Aullar en az ortalama 15-20 haneden oluşmakta olup, kendine ait otlaklara sahipti. Aynı uygulamanın tarihin derinliklerinde, bin-iki bin sene öncesindeki göçebelerde de söz konusu olduğu muhakkaktır. Tarihi kaynaklar Jskitlerin, Peçeneklerin, başında yöneticilerinin bulunduğu küçük birlikler halinde bozkırı dolaştıklarını yazmaktadır.
Ana yurdun topraklan sadece artan nüfus karşısında değil, çoğalan hayvanlar karşısında da yetersiz kalmıştır. Çünkü göçebeliğin kanununa göre bir ailenin asgari sayıda hayvana (koyun ve at başta olmak üzere, genellikle 60 ile 100 koyun, at, sığır, keçi ve deve) sahip olması gerekirdi. Hâlbuki hudutları diğer kabile yurtlarının hudutları ile sınırlanan otlaklar, sayısı gittikçe artan sürülere yetmiyordu.
Mesela, göçebe kültüründe, bir aile 24-25 ata sahip olunduğunda ancak varlığını sürdürebilirdi. Fakat sadece bu sürüye normal yaz aylarında en azından 2 ile 3 km2 büyüklüğünde bir otlak alanı lazım geliyordu.
S. i. Rudenko, Çin kaynaklarının “Uysunların arasında 4–5 bin at sürülerine sahip olan zenginlerin varlığından bahsettiklerini belirtmektedir.
İslam coğrafyacılarından İbn Fazlan’da Oğuzlar arasında on binlerce yılkı ve sayısız koyun sahibi zenginlerin varlığından haberdar etmektedir. Bu bilgiler dikkate alınırsa göçebe Türkler arasında yaylaların darlığı kaçınılmazdır.
Üstelik Orta Asya’nın bozkır sahalarında büyük insan kitlelerini besleyebilecek tarım sahaları hemen hiç yoktu. Otlak yüzünden boylar arasında sık sık silahlı çatışmalar meydana geliyordu. Bu sonu gelmez çatışmalarda ve itişip kakışmalarda mücadeleyi kaybeden boy veya topluluğun kendisine yeni bir yurt ve otlak araması gerekiyordu.
İç göçleri doğuran sebeplerin diğeri de boylar arasındaki siyasi anlaşmazlıklar idi. Mesela, Basmıllar, Kartuklar ve Uygurlar 744 yılında birleşerek, Göktürk iktidarına son verdiler. Yeni devleti, bunlardan Uygur İl-teber’i oluşturdu. Uygur hâkimiyeti ile anlaşamayan Kartukların büyük kısmı Kara Ertiş ve Tarbagatay bölgesindeki yurtlarından ayrılarak, Eski Gök Türk hâkimiyeti alanı içerisindeki ili ve Çu havzasına gelip yerleştiler.
Bunun dışında kardeşler arasındaki iktidar kavgası da aynı boyu ikiye bölebilirdi. Bunun başlıca sebebi, taht veraset hukukunun sık sık ihlal edilmesinden kaynaklanıyordu. Türklerde taht veraset kültürü tarihin derinliklerine dayanmakta idi (Hunlar). Bu kültür, kurulmuş olan her devletin ihtişamına göre şekil alırdı. Mesela, Göktürklerde “ulus sistemi” hâkimdi, buna göre de taht nöbet esası üzerine kurulmuştu. Tahtın ilk varisi hanın oğlu değil, kardeşi olurdu. Arkasından da yeğenin onun abisinin yerine intikali söz konusu idi.
Bununla birlikte bu düzenin sık sık ihlal edildiği de oluyor ve iktidar doğrudan babadan oğla geçiyordu. Ancak, bazen bu sistem de uygulanmaz; tahtın kime geçeceği konusunda kesin bir kanun olmadığı için, kardeş haneden üyeleri arasında da han-ı büzürg makamı için iç savaşlar başlar ve bu olay her hükümdar değişikliğinde tekrarlanırdı. Kaybeden taraf ahalisiyle birlikte yöreyi terk eder ya da akraba boyların himayesine sığınırdı.
Mesela böyle bir olay, 1172 senesinde Harezmşah İl Arslan’ın ölümü ile iki oğul Ala ü’d-din Tekiş ve kardeşi Sultanşah arasında meydana gelmiştir, il Arştan öldüğü zaman Tekiş, Cend valisi olarak makamında bulunuyordu. Küçük kardeşi Sultanşah Mahmud’un annesi Terken Hatun bundan yararlandı ve kendi oğlunu Harezm tahtına oturttu, idareyi kendi eline aldı. Tekiş’i Harezmşah’a biat etmek için davet etti. Tekiş de Harezm’e gelmeyeceğini bildirdi ve kendisinin hak sahibi olduğunu, Sultanşah’ı tanımadığını ilan etti. Hatun’un onu zorla yola getirmek için ordu şevkine hazırlanması Tekiş’in memleketi terk etmesine sebep oldu. Yakın komşusu Karahıtaylara sığman Tekiş, onlara anlaşarak kalabalık bir orduyla Gürgenc’e tekrar döndü. Karşılaşmaya cesaret gösteremeyen Terken Hatun ile oğlu Sultanşah, beraberlerinde 3–4 bin ahali ile Horasan’a doğru ayrıldılar.
Bunların dışında ağır dış baskıların neticesinde de Türk boylarının yurtlarını terk ederek göç ettikleri olmuştur. Çinliler, Kitanlar (Hıtaylar) ve Moğollar çeşitli tarihlerde Türk toplulukları üzerinde baskılarını hissettirerek, onları yerlerinden etmişlerdir. Mesela, Çin’den atılan Moğol kökenli Kitanlar, 924 yılında ötüken bölgesindeki Kırgız Kağanlığına ağır bir darbe vurdu. Bu darbeden sonra Ötüken’de tutunamayan Kırgızlar, Ertiş kaynak havzasındaki eski yurtlarına çekildiler.
Anayurt Dışına Yapılan Göçler
Türklerin anayurdun dışına gerçekleştirdiği göçler yani dış göçler; uzun süre kalmak ve yerleşmek amacıyla yabancı bir ülke sınırlarını aşarak yapılmakta idi. Bu tip göçlere Türkler tarihte mecbur kalmadıkça başvurmamışlardır. Çünkü bu ölüm kalım meselesi idi. Hiçbir göç sahası tamamen boş ve sahipsiz bir yer değildi. Göç hareketinde bulunan kitle, buradaki yerli topluluk veya devlete karşı hâkimiyet mücadelesi vermek ve bu mücadeleyi de kazanmak zorundaydı. Başka bir ifade ile göç hareketinde bulunan kitlenin yeni göç sahasındaki yerli halkı ya hâkimiyeti altına alması, ya da onu buradan sürmesi lazım geliyordu.
Bu eylemi gerçekleştirenlere de göçebeler değil göçmenler denilir. Fakat tarih boyunca öz vatanından uzaklara göç eden Türk kitleleri daima ısrar ve inatla göçebeler diye tanımlanmıştır. Hâlbuki bu göç eden kitleler, ilk topraklarını terk eden, yerleşmek amacı ile yeni bir yurt, bir ülke arayan, ileri seviyede kültürlü olan göçmen kitleleridir.
Bize göre Asya kıtasının derinliklerinden, Moğolistan bozkırlarından yola çıkıp, Güney Rusya’ya, Balkanlara, Anadolu’ya yerleşen, buraları kendisine yurt edinen Türkler göçebe değil göçmendirler.
Anayurdun dışına olan göç hareketlerinin hacmine bakarak, kısıtlı sayıdaki boyların katkısında gerçekleşen göçü “münferit göçler” ve birçok kabilelerin katkısında geçekleşen göçü “kitle göçleri” diye tasnif edebiliriz.
Genellikle bazı boyların katkısında gerçekleşen “münferit göçler”e başta insanların kendileri sebep yaratmaktadır. Bunlardan iş siyasi anlaşmazlıklar, isyan, ihtilal, iktisadi bunalım, fetih arzusu ve vatan kurma fikri en başta gelen sebeplerden idi.
Ana yurt dışına yapılan göçleri doğuran sebeplerin başında Türk tarihinde sık görülen siyasi anlaşmazlıklar gelmektedir. Kardeşler arasında ortaya çıkan taht kavgaları devletin bölünmesine sebep oluyordu. Mücadeleyi kaybeden taraf, istiklali feda edip egemenlik altına girmektense, yerini terk ederek, yeni ufuklara doğru göç etmeyi tercih ediyordu. Mesela böyle bir olay, M.Ö. 58 yılında Hun tahtında oturan Ho-han-yeh ile kardeşi Çi-çi arasında meydana gelmiştir. İç ve dış baskılara daha fazla dayanamayan Ho-han-yeh, istiklali feda edip, Çin hâkimiyetine girerek durumunu kurtarmak istedi. Bu durum Hun devlet meclisinde sert tartışmalara yol açtı. Hunlar istiklali feda edenler ve etmeyenler olarak ikiye ayrıldılar, istiklalin feda edilmesini “gülünç ve utanç verici” bulan Çi-çi ve taraftarları, Çin hâkimiyetini tercih eden Ho-han-yeh taraftarlarına karşı mücadeleye giriştiler. Fakat Çi-çi ve taraftarları, Çin’in desteğini alan Ho-han-yeh ve taraftarlarına karşı başarılı olamadılar ve mücadeleyi kaybettiler. İstiklali feda etmek istemeyen Çi-çi ve taraftarları, Batı Türkistan’a çekilerek, burada bağımsız bir Hun Devleti kurdular (M Ö. 54).
Türk tarihinde yöneticiye karşı çıkarak ülkeyi terk etme örneğini, Oğuz Yabgu Devletinden Selçuk’un ayrılık hadisesi sergilemektedir. Orada Selçuk, Oğuz Yabgusuna isyan ederek tamamıyla mahalli ve mevzi bir hareket yaratarak yandaşları ile yöreyi terk etmiştir.
Belirtildiği gibi, Türkler cihan hâkimiyetine ilişkin arzularını ve fikirlerini gerçekleştirebilecek hayat tarzına ve vasıtaya sahip idiler. Bu hayat tarzı konargöçer bir hayat; vasıta da at idi. Konargöçer hayat tarzı onlara cesaret, kuvvet ve büyük bir dinamizm kazandırmıştır. Atın sağladığı sürüt ve üstünlük duygusu da onların fetih arzularına büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Böylece Türkler, askeri kudretin kaynağı olan at sayesinde hayret verici bir çabuklukla geniş fetih ve göç hareketinde bulunabilmişlerdir.
Tarihte birçok Türk boylarının fetih çizgisinde hareket ettiğini görebiliriz. Mesela, Oğuz Türklerinin Anadolu’ya yönelmelerinde fetih arzusu ve yeni vatan kurma fikri başlıca rol oynamıştır.
Türk göçlerini belirli gayelerden yoksun ve sonu meçhul birer macera hareketi olmaktan kurtarıp, başarılı şekilde hedeflerine ulaştıran başlıca sebep de, hemen bütün göçlerin Türk hükümdar ailelerine mensup kişiler tarafından büyük bir disiplin içinde sevk ve idare edilmesidir. Eski Türk hükümranlık anlayışına göre kutsal sayılan hanedan üyelerinin başta bulunması, onlara karşı duyulan saygı ve bağlılık, dolayısıyla Türk kitlelerinin umumiyetle birliklerini muhafaza ederek çeşitli bölgelerde tarihi misyonlarını gerçekleştirmelerini mümkün kılmıştır.
Münferit göçleri Türk yayılmacılığındaki “sızma” hareketleri olarak da görebiliriz. Yani “sızma hareketi” kendi ülkelerinde iktisadi sıkıntı içinde kalan bazı kalabalıkça boy parçalarının, ailelerin veya sağlam yapılı gençlerin yabancı devletlerde hizmet almaları suretinde belirir. Bazı insanlar göçebe hayata ekonomik sıkıntılarından dolayı uyamayarak yerleşmek zorunda kalıyorlardı. Bu şekilde dahi Türklerin katıldıkları topluluklar içinde üstün bir kabiliyet göstererek askeri kuvvetlere veya siyasi hayata hâkim oldukları, hatta devletler kurdukları bilinmektedir”. (Mesela Mısır’da, Hindistan’da)

Büyük bir topluluğun kısa bir sürede yaptığı göç ise “kitle göçü” olarak adlandırılır. Kitle göçlerinin asıl belirgin özellikler gösterdiği zamanlar tabii afetler, salgın hastalıklar, nüfus artışı, otlak yetersizliği, savaş (dış baskılar) gibi zorlayıcı, önlenmesi imkânsız dış etkenlerle birlikte ortaya çıkar. Türk tarihinde “kavimler göçü” (375) olarak bilinen büyük göç hareketleri bu tip dış etkenler neticesinde ortaya çıkmıştır.
Mesela, iklim değişikliği Büyük Bozkır’da sonu kavimler göçü ile sonuçlanan büyük felaketleri doğurmuştur. Tarihi olayların şekline bakılırsa Türklerin anayurdu böyle bir felakete her zaman maruz kalmıştır. Büyük bir bölgeyi (mesela iç Asya bölgesi) kendi etkisi altına alabilen siklon değişimleri bölgenin alışageldik iklim şartlarının ve bitki örtüsünün değişmesini sağlamıştır. Mesela, L. N. Gumilev’in tespitlerine göre, II. yüzyılda Atlantik siklonlarının doğuya giden güzergâhlarını kıtanın iç kısımlarına çevirmesi ile İç Asya bölgesine yağmur ve kar yeterli ölçüde yağmaz olmuştur. Bunun neticesinde irili ufaklı nehirler kurumaya başlar. Aral Gölü de bozkırdan gelen nehirlerden beslenemez olmuş ve suyu çekilmiştir. III. Yüzyıla gelindiğinde ise görülmemiş boyutta bir kuraklık yaşanır. Bunu neticesinde iç Asya bölgesinin yerlileri Ugorlar büyük Obi nehri üzerinden kuzeye yönelirler. Samoyedler ise Yenisey boyunca ilerleyerek Büyük Bozkır’ın ağzına, tundralara ulaştılar ve kuzey ren geyiklerini ehlileştirerek bu vahşi hayvanların yerlerini kendilerine vatan edinirler. Kuraklıktan Balhaş gölü de kendi nasibini alıyor. Neticede civarında yaşayan Vusunlar Tiyanşan dağlarına doğru harekete koyuluyorlar.
Öte yandan Orta Asya’daki Türk toplulukları üzerinde dış baskılar da anayurdu- terk etmeye zorlamıştır. Mesela, Cengiz Han önderliğindeki Moğol baskısı bunlardan biri idi. Moğolların önünden kaçan Türk boyları, uzun bir göç hareketine girişerek, gelip Anadolu’ya sığındılar.
Türk toplulukları, sadece dış baskılara değil, aynı zamanda birbirlerinin baskılarına da maruz kalıyorlardı. Hatta dış baskılardan çok iç baskılarla meydana gelen göçün sayısı daha fazla idi. özellikle, Karadeniz’in kuzeyine, Orta Avrupa’ya ve Balkanlara olan göçler, hep Türk topluklarının birbirlerini itmeleri ve yerinden etmeleri sonucunda meydana gelmiştir.
Mesela, Sabar (Sibir) Türkleri, V. yüzyılın ikinci yarısına doğru İli nehri havzasındaki yurtlarında Avarlarm baskılarına maruz kaldılar. Bu baskı üzerine yurtlarını terk ederek Kazak bozkırlarına geçen Sabarlar, buradaki Ogur Türklerini batıya sürüp, onların topraklarına yerleştiler. Sabarlar, Kazak bozkırlarında yarım asır kaldıktan sonra tekrar harekete geçtiler. Onoğurları ve Macarları batıya iterek, Kafkasların kuzeyinde bulunan Etil ve Don nehirleri arasındaki bölgeye sahip oldular.
Sabarlardan sonra aynı baskıya bu defa Avarlar maruz kaldılar. Göktürkler, 552 ve 555 yıllarında olmak üzere arka arkaya vurdukları iki darbe ile Orta Asya’daki Avar hâkimiyetine tamamen son verdiler. Göktürk darbesinden sonra Orta Asya’yı terk eden Avarlar, kendilerine emin bir yurt bulabilmek için batı istikametinde uzun bir göç hareketine giriştiler. 557 yılında Etil nehrini geçerek Kafkaslara ulaşan Avarlar, Göktürklerin kendilerini takip ettiklerini duyunca, bu bölgeden de ayrılarak, Orta Avrupa’nın yolunu tuttular. Karpatların çevrelediği Macar ovalarına gelip yerleştiler. Avarlar, burada bir devlet kurarak, 805 yılına kadar siyasi varlıklarını devam ettirdiler.
Birbirlerini itmek ve yerlerinden çıkarmak suretiyle zincirleme bir göç hareketi de Peçenek, Oğuz ve Kuman Türkleri arasında meydana geldi: Issıg ve Aral gölleri arasındaki yurtlarında VIII. yüzyıl içinde Karluk ve Oğuz Türklerinin saldırılarına uğrayan Peçenekler, Yayık ve Etil nehirleri arasındaki bölgeye çekildiler. Peçenekler, burada da rahat olamadılar; Hazar ve Oğuz Türklerinin baskılarına maruz kaldılar. Kendilerinden önceki Türk topluluklarının yaptığı gibi Etil nehrini geçen Peçenekler, Macarları batıya iterek, Kuban ve Don nehirleri arasındaki bölgeye hâkim oldular. Bundan sonra Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara yayılan Peçenekler, doğudan gelen Uzların (Oğuz) baskısı ile Tuna nehrini geçip (1065) Balkanlara dağıldılar.
Uzlardan sonra da bu zincirleme baskılar ve göçler devam etti. Bu defa Uzların arkasında Karadeniz’in kuzeyine Kuman (Kıpçak) Türkleri geldiler. Kumanlar, Uzları Balkanlara itmekle kalmadılar, kendileri de onların arkasından bu bölgeye indiler.
Ç-) GÖÇLERİN TOPLUMSAL HAYAT ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Göç meselesi, fert veya toplum tarafından icra edilen bir yer değiştirme hareketi olmakla birlikte, bu konunun asıl önemli olan yönü doğurduğu sosyal, kültürel, siyasi, demografik ve ekonomik değişikliklerde yatmaktadır.
Orta Asya’da henüz Tunç Çağı’ndan başlayarak kuzey ve doğudaki bölgelerde hayvancılıkla uğraşan kabilelerin tarım havzası halklarıyla ilişkileri oluşmuştur. Göçebeler her ne kadar aynı yerde uzun süre kalamazlar ve ziraatla uğraşmazlar ve yerleşik veya yarı göçebe hayat tarzını pek benimsemezlerse de, yerleşik hayatın ve mallarına ihtiyaç duymaktaydılar. Bu ihtiyaç karşılıklı idi. Çünkü hayvancılıkla uğraşanlarla tarımla uğraşanlar birbirlerinin ürettikleri ürünlere karşılıklı ihtiyaç duymuşlardır. Bu nedenle yerleşik hayat karşısında göçebeliğin aksettirdiği savaşçılık ruhu onları göç esnasında her zaman yerleşik hayatın hâkim olduğu bölgeler üzerinden geçmelerin} sağlamıştır. Bu yüzden Orta Asya’nın Yedi Su, Talaş ve Sır Derya yöreleri göç hareketlerinin güzergâhı olmuştur.
Türkler göç esnasında çevredeki kalıplaşmış düzenin değişmesinde büyük rol oynamışlardır. Göç eden Türkler öncelikle çevrenin değişiminde ormanlık arazilerin ve bağların yok edilmesi, ikinci olarak da ziraatın yerine hayvancılığın yaygınlaşmasına neden olmuştur. Göçebeler kanalları veya arıkları tıkamışlar ya da nehir boylarında hayvanları sulamak için nehrin hızını kesmişler, böylece nehir kenarlarında bataklıkların oluşmasına ve nehir istikametinin değişmesine neden olmuşlardır, özellikle Doğu Rusya ormanlık alanları göçmen Türklerin gelişi dolayısıyla şeklini değiştirmiştir.
Fakat bunlardan dolayı göçebelerin var olunanı yok etmeye meyilli olduğu sonucuna varılmamalı, sadece bunun hayvancılıkla uğraşan toplumun göç esnasındaki telaşından ya da bulundukları yörelerde kalıcı olmayışından kaynaklanmıştır. Yoksa atlı-göçebelerin hayat tarzında doğayı korumak, meraları planlı kullanmak önemlidir.
Göçebelerin yürüttüğü istilalar sadece onların komşuları olan yerleşik hayat sürdüren halka değil, aynı zamanda kendi mal ve canlarına mal oluyordu. Çünkü böyle savaşlar uğruna muazzam kaynaklar sarf ediliyordu. Bu durum da ister istemez göçebelerin sosyo-ekonomik yapısının yıpranmasına ve iktisadi açıdan zayıflamasına neden oluyordu. Bu gerçekler sadece istilacı göçebeler için değil, savaş yürüten tüm devletler için geçerlidir.
Aslında, sadece kendi aralarındaki otlak mücadelelerini istisna tutarsak, göçebe toplum gelişmesi için istila seferlerine ihtiyaç duymamaktadır. Tabiî ki, göçebeler üretim şeklini doğal yollarla da geliştirebilirlerdi. Mesela verimli hayvan cinslerini geliştirerek (bazı göçebeler bununla uğraşmışlardır), belli bölgeleri sulayarak suni yaylaları yaratmak (bu tür girişim, göçebeler için verimli değildi), üretim aletlerinin geliştirilmesi ve son olarak ta yaylaların genişletilmesi, işte bu sonuncuda göçebelerle komşuları arasında çelişki meydana çıkmaktadır. Göçebeler bu çelişkilere kendi ekonomik durumlarını dolaysıyla hayatlarını sürdürebilmek için girişiyorlardı. Göçebelerin toplu göçleri bu gibi nedenlere dayanmakta idi. Bu göçlerin olaysız gerçekleşmeyeceği de bir gerçekti.
Step boylan kaybedilen her savaştan sonra çoğunlukla galip kavme katılmakta, her ne kadar yeni boy birliği dâhilinde ayrı bir grup oluştursalar da, bir daha eski adlarıyla değil de, galip kavmin adıyla yer almakta idiler. Bu durum, mağlup boyların kesin olarak yok oldukları ve stepten tamamen silindikleri gibi bir yanlış bir izlenim uyandırmaktadır. Galip boylarla birlikte yenilen kavmin her bir boyunun sürüklenmeyişi, ancak hayvanlarının kaybedilmesi yüzünden veya diğer nedenlerle daha ileriye gitmeye muktedir olmayan boyların yüzyıllar geçse dahi eski iskân yerlerinin yakınında oturmaları da bozkır tarihinin aynı karakteristik ve tekrarlana gelen bir safhasıdır. Daha uzağa göç etmek gerektiğinde göçebe kavimlerin, kendi birkaç boyunu, üstelik yeni yurdun işgaline muvaffak olunamadığı takdirde, geride bırakılan boyların eski iskân yerlerinin mülkiyetini teminat altına almaları amacıyla arkada bırakmaları da bozkır tarihinin iyi bilinen olayıdır. Daha sonra çok kez arkada kalan boylar, boy birliğinin uzaklara taşman diğer boylarıyla bir daha asla birleşemezler, ancak terk edilen sahayı eline geçiren yeni göçebe kavmin boyları arasında erirler.
Türkler, çok geniş bir coğrafyaya uruklar ve boylar halinde yayılmışlardır. Fakat çoğu kez yeterli nüfus yoğunluğuna sahip olamadıkları için yerli topumlar içinde kendileri eriyip gitmişler, milli kimliklerini kaybetmişlerdir.
Özelikle Anayurttan çıkan Türklerden kuzey yolunu izleyenler, Oğuzlar, Peçenekler, Kıpçaklar gittikleri yerlerde zamanla Hıristiyan komşuları tarafından eritilmiş, onlara asimle olarak kaybolmuşlardır.

Karlofça Antlaşması

Sultan İkinci Mustafa döneminde Avusturya üzerine üç büyük sefer düzenlendi. Ancak 11 Eylül 1697′de uğranılan Sente mağlubiyeti ile Osmanlı Devleti bir anda savunmasız kaldı. Bu arada Venedikliler Mora ve Dalmaçya’ya, Lehistan ise Boğdan’a saldırdı. Aynı dönemde Rusya’nın başına Deli Petro geçmişti. Deli Petro ordusunu modernize etmiş, boğazlardan Akdeniz’e inme ve Karadeniz’e egemen olma çabalarına girişmişti. 1695′deki saldırıda başarısız olmuş, fakat bir yıl sonra Azak Kalesini ele geçirmişti (6 Ağustos 1696).

Uzun süren savaşlar sonunda Osmanlı Devleti yorgun düşmüştü. Özellikle İngiliz hükümetinin araya girmesi sonucu, Sultan İkinci Mustafa barışa razı oldu. İmzalanan Karlofça Antlaşmasıyla Banat ve Temeşvar hariç, bütün Macaristan ve Erdel Beyliği Avusturya’ya, Ukrayna ve Podolya Lehistan’a, Mora ve Dalmaçya kıyıları Venediklilere bırakıldı (26 Ocak 1699). Karlofça Antlaşması Osmanlı Devleti’nin toprak kaybettiği ilk antlaşmadır. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti’nin gerileme dönemi başlar. Ayrıca bir yıl sonra Rusya ile de bir antlaşma yapıldı. 14 Temmuz 1700 tarihinde imzalanan İstanbul Antlaşması ile Azak kalesi Rusya’ya bırakıldı.

Tarih 1703 yılına gelmiş, Osmanlı Devleti’nin kötü gidişine dur denilememişti. Padişah tahta çıktığında söylediklerini unutmuş gibiydi. “Zevk ve sefa bana haram olsun” dediği halde, av partileri düzenliyor, aylarca av peşinde dolaşıyordu. Devlet işlerini sadrazamlarına ve eski hocası olan sonradan şeyhülislam yaptığı Feyzullah Efendi’ye bırakmıştı. Bu durum ordu içinde hoşnutsuzluğa yol açtı.

Hünkar İskelesi Antlaşması

8 Temmuz 1833′de Rusya ile Osmanli Devleti arasinda imzalanan andlasma.

Gerek Yunanistan, gerekse Arabistan yarimadasinda Osmanli Devletine büyük hizmetler yapmis olan Misir Valisi Mehmed Ali Pasa, kendisine verilen yanlis bir haber üzerine Osmanlilara karsi oglu Ibrahim Pasa’ nin kumandasinda Suriye tarafina asker sevk etmisti. Üç gün süreyle yapilan muharebede Misir askeri çoklugu ve intizamli olmasi sebebi ile galip gelmis, hattâ Kütahya’ya kadar dayanmislardi. 14 Mayis 1833 de Osmanlilar ile Ibrahim Pasa arasinda Kütahya andlasmasi imzalandi. Fransizlar ve Ingilizler Müslümanlari birbirine düsürmek için Mehmed Ali Pasa’yi, Osmanlilar’a karsi kiskirtiyorlardi. Bu sebepten Sultan Ikinci Mahmud Han, Rusya ile Hünkar Iskelesi Andlasmasiyle ittifak akdine mecbur kaldi. Sultan Ikinci Mahmud Han’in mecburiyet sebebiyle yaptigi bu andlasmadan maksadi iyice bozulmus dejenere olmus olan Yeniçerileri intizamli hale getirmek ve kardes kani dökülmesine mani olmakti.

8 Temmuz 1833 de imzalanan andlasma 6 açik ve biri gizli 7 maddeden mütesekkil olup 8 sene için geçerli idi. Andlasmanin açik maddelerinde; iki devletin sadece savunma maksadiyla bu andlasmayi imzaladigi, herhangi bir savas vukuunda birbirlerine yardim edecekleri, yardimi istiyenin digerinin masraflarini karsilayacagi, sürenin 8 yili asmayacagi ve iki ay içinde onaylanmasi gibi hususlar bulunuyordu. Gizli maddede ise; Rusya bati ile savasa girdigi anda, Osmanlilarin bogazlari batililara kapatacagi hususu vardi. Avrupa devletleri andlasmaya büyük tepki gösterdiler. Zaten mecburiyetlerden dogan andlasma tatbik edilmedi.

Bükreş Antlaşması

Osmanli Devleti ile Rus Çarligi arasinda yapilan bir andlasma. 28Mayis 1812 senesinde Bükres’te imzalandi. On sekizinci asrin sonlarinda Fransa krali Napolyon Ponapart Misir’i isgal etmisti. Rusya, Fransizlari Mora’nin batisindaki adalardan; ingiltere de Misir’dan çikarmak için Osmanli Devleti ile anlastilar. Bundan sonra Osmanli ve ingiliz donanmalari Misir kiyilarini kusatti. Osmanli-Rus kuvvetleri de Mora’ nin batisindaki adalarda Fransizlara karsi çarpisti. Neticede bu bölgede Rusya’nin nezâreti altinda Osmanli Devleti’ne bagli yedi Ada Cumhuriyeti kuruldu Fransizlar, Osmanli-Rus-lngiliz ittifaki karsisinda Misir’dan çekildi. 1802′de Osmanli-Fransiz sulhu gerçeklesti. Osmanli-Rus-ingiliz ittifaki, Fransizlarin Misir’ dan çekilmesinden sonra da devam etti. Ancak Rusya bastan beri devam ettigi üzere Osmanli Devleti aleyhindeki düsmanca siyasetini degistirmedi. Bu sirada Osmanli Devleti 1804′de ortaya çikan Sirp isyanini bastirmakla mesgul idi. Rusya ise Sirbistan’in Eflak-Bogdan gibi imtiyazli bir beylik haline gelmesini istiyordu.

Eflak ve Bogdan beyleri de Rusya ile isbirligi yapmislardi. Bu hareketleri üzerine Osmanli Devleti Eflak ve Bogdan beylerini azledip vazifeden uzaklastirdi. Yerlerine baska beyler tâyin edildi. Bogazlari da Rus donanmasina kapatti. Bu hâdiseler üzerine Rusya, Osmanli Devleti’ne karsi 1806 senesinde savas açti. Osmanlilarin Rusya ile savasa girmesini istemeyen ingiltere, azledilen Eflak-Bogdan beylerinin yerlerine iadesini ve bogazlarin Rus donanmasina açilmasini istedi. Bu teklif kabul edilmezse, ingiliz donanmasinin Çanakkale’ye gönderilecegi tehdidinde bulundu. Osmanli Devleti, Rus ve ingiliz tehdîdlerine aldirmadi. Rusya’ya karsi savas îlân etti ve Tuna boylarina ordu gönderdi. Neticede Ruslarla yapilan savasta, Ruslar; Hotin, Bender, Kili ve Akkerman kalelerini aldilar, fakat Bükres civarinda Osmanli kuvvetlerine yenildiler, ismail kalesi önünde de bozguna ugradilar. Fakat bu sirada ingiliz donanmasi Çanakkale bogazini geçerek istanbul önlerine geldi, ingilizler bir elçi ile tekliflerinin kabul edilmesini istediler, ingilizlerin bu isteklerine red cevâbi verilip, hemen savunma hazirliklarina baslandi, istanbul sahillerine binden fazla top yerlestirildi. Diger taraftan da, Çanakkale bogazinin tahkimatina baslandi, ingiliz donanmasi kumandani hiç bir sey yapamayacagini anlayinca, önce adalara çekildi sonra da büyük sikintilarla 1807′de Çanakkale bogazindan çikip gitti, ingilizler bu basarisizligin acisini Misir’dan çikarmak istediler, iskenderiye ve Rosetta’yi isgal ettiler. Ancak Kavalali Mehmed Ali Pasa’nin sert taarruzlari karsisinda tutunamayip Misir’i terketmek zorunda kaldilar. Bu hâdise üzerine Osmanli Devleti, ingiltere’ ye savas ilân etti. Diger taraftan Osmanli Devleti ile Rusya arasinda Tuna boylarinda siddetli bir savas sürüyordu.

Sadrâzam Aga ibrahim Pasa kumandasindaki Osmanli ordusu Silistre’de, Rusçuk ayani Alemdar Mustafa Pasa da Rusçuk cephesinde savasiyordu. Bu sirada istanbul’da Kabakçi Mustafa isyani çikti. Sultan üçüncü Selîm Han tahttan indirilerek 1807′de dördüncü Mustafa Han pâdisâh îlân edildi. Hâdise Tuna boylarinda Ruslara karsi savasan yeniçeri askerleri tarafindan duyulunca orduda isyan basladi. Sadrâzam Aga ibrahim Pasa’yi da ordudan uzaklastirdilar. Neticede Osmanli ordusu dagildi. Rusya için istanbul yolu açilmis, önünde bir engel kalmamisti. Bu sirada Napolyon, 1806′da Yena’da Prusya’yi yendikten sonra Rusya tarafina girmis, Eylau ve Friedland savaslarinda bu devleti yendikten sonra çar birinci Aleksandr ile Tilsit’te bir andlasma imzalamisti. Bu andlasmanin maddelerinden biri de Osmanli-Rus savasina derhâl son verilmesi ve mütâreke yapilmasi idi. Bu sebeble ateskes îlân edildi. Tilsit andlasmasi hükümlerine uyan Rusya, yedi adadan askerlerini çekti ve Fransizlar bu adalari isgal etti. isgalden sonra da adalarin Fransa’ya, Ragusa’nin da italya’ ya baglandigi ilân edildi.. Bu hâdise, Tilsit andlasmasinda gizli maddelerin bulundugu ve Fransa’ nin dostça davranmadigini ortaya çikariyordu. Rusya da, mütâreke sartlarina uymadi. Eflak ve Bogdan’dan askerlerini çekmedigi gibi yeni kuvvetler de gönderdi. Paris’teki Osmanli elçisi baris için Napolyon’a gönderildi ise de iyi netîce alinamadi. Fransa’ nin Osmanli Devleti aleyhindeki emelleri, Osmanli Devleti’nin ingiltere ile ittifak yapmasina sebeb oldu. Rusya ise Eflak-Bogdan’i israrla istiyordu. Bu. sebeble Osmanli-Rus savasi yeniden basladi. Yapilan Silistre savasinda Ruslar yenildi ve Tuna’ nin karsi kiyisina çekildiler. Ertesi sene tekrar kanli savaslar basladi. Bu durum karsisinda Ruslar, Fransizlarla aralarinin açik olmasi ve Napolyon’dan çekindikleri için, bu savastan acele bir netîce almak veya Osmanli Devleti ile baris yapmak istiyorlardi. Çünkü Ruslarin Fransizlarla savasa girmesi kaçinilmaz bir hâl almisti. Bunun farkina varan Rus çari birinci Aleksandr, Osmanliya önceden teklif etmis oldugu andlasmanin maddelerini hafifleterek andlasma istedi. Bu sirada Ruslara karsi savasan Osmanli sadrâzami, ordusunun daha fazla dayanamayacagini görerek baris teklifini kabul etti. Neticede 28 Mayis 1812′de Bükres’te andlasma imzalandi. Andlasma, Osmanli Devleti adina sadâret kethüdasi Seyyîd Mehmed Sa’îd Gâlib Efendi, Ibrahim Selîm Efendi, yeniçeri kâtibi Abdülhamîd Efendi ve Rusya adina da Andrey Italinsky, Ivan Sabaniyev ve Osip Fanton imzaladilar.

Bükres andlasmasinin maddeleri sunlardir:

1-Prut irmagi ve Tuna’nin sol sahili, Osmanli-Rus siniri olacaktir.

2-Tuna sularinda iki devletin ticâret gemileri dolasabilecek, Rus savas gemileri Kili bogazindan Prut irmaginin Tuna ile birlestigi yere kadar gidebilecektir.

3-Rusya; Eflak, Bogdan ve Tuna adalarini Osmanli Devleti’ ne birakacaktir.

4-Osmanli Devleti iki sene müddetle Eflak-Bogdan halkindan vergi almayacaktir.

5-Rusya’ya birakilan topraklarin müslüman halki, isterlerse Osmanli topraklarina göç edebileceklerdir. Ayni hak. Osmanli topraklarinda kalan hiristiyanlar için de kabul edilmistir.

6-Sirbistan’daki kaleler ve mühimmat Osmanli Devleti’nin elinde bulunacak; Sirplar içislerini ve vergilerini kendileri düzenleyeceklerdir.

7-Anadolu tarafindaki sinirlar eskisi gibi kalacak ve Rusya isgal ettigi yerleri bosaltip Osmanli Devleti’ne geri verecektir.

Bükres andlasmasi neticesinde 1806′dan beri devam eden Osmanli-Rus savasi sona erdi. Rusya’nin Fransa tehlikesine karsi tedbir almak durumunda olmasi, Osmanli Devleti’nin daha fazla toprak kaybini önledi. Tuna’dan geçis hakki ve Baserabya’yi vermekle kurtulmus oldu. Rusya’nin Rumeli’deki Osmanli topraklari üzerinde nüfuzu artti. Sirplara içislerinde muhtariyet verilmesi, Balkanlarda kavmiyetçilik akimlarinin baslama sebeblerinden biri oldu. Osmanlinin dis siyâsetinde Avrupa devletlerinin te’sirleri daha çok görülmeye baslandi.

Bucas Antlaşması

Hotin antlaşmasından sonra, Lehistan ve Osmanlı Devleti arasında elli yıl süren bir barış süreci yaşanmıştı. Osmanlı himayesindeki Ukrayna Kazaklarına saldıran Lehliler, barışı bozdular. Sultan Dördüncü Mehmed ve Köprülü Fazıl Ahmed Paşa, Ukrayna kazaklarının yardım istemesi üzerine, Lehistan seferine çıktılar. Osmanlı ordusunun ard arda kazandığı başarılardan sonra, Lehistan barış istedi. İmzalanan Bucaş antlaşmasıyla (18 Ekim 1672), Podolya Osmanlılara geçti. Lehistan Kırım Hanına vergi ödemeye devam edecekti. Ayrıca Lehistan her yıl Osmanlı Devleti’ne 22.000 altın ödemeyi kabul ediyordu.

Lehistan meclisinin, bu antlaşmadaki para maddesini kabul etmemesi üzerine, 4 yıl süren İkinci Lehistan seferine çıkıldı. Bazı kalelerin fethedilmesi üzerine, Lehistan elçisi, Podolya ve Ukrayna’nın iadesi şartıyla antlaşma istediyse de bu kabul edilmedi. Bu arada Köprülü Fazıl Ahmed Paşa’nın hastalanması üzerine, 1675 yılında Lehistan serdarlığına İbrahim Paşa tayin edildi. Sultan Dördüncü Mehmed, Köprülü Fazıl Ahmed Paşa ile birlikte Edirne’ye döndü.

İbrahim Paşa, kısa sürede 48 kale ve palangayı fethedince, Lehistan tekrar antlaşma istedi. 27 Ekim 1676′da Zarawno’da imzalanan antlaşma ile 22.000 altından vazgeçilmek şartıyla, daha önce Köprülü Fazıl Ahmed Paşa tarafından imzalan Buçaş antlaşmasının maddeleri aynen kabul edildi. Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmed Paşa antlaşmanın imzalandığı haberini aldıktan bir süre sonra 3 Kasım 1676 tarihinde vefat etti.

Berlin Antlaşması

Osmanli târihinde Doksanüç harbi diye bilinen Osmanli-Rus harbinden sonra, 13Temmuz 1878′de, Osmanli Devleti’yle; Rusya, Almanya, Avusturya, Macaristan, ingiltere ve Fransa arasinda Berlin’de imzalanan andlasma.

Sultan ikinci Abdülhamîd Han’in pâdisâh olmasindan sonra kabul edilen Kânûn-i esâsi’ye göre kurulan Meclis-i meb’ûsân; Rusya’nin 24 Nisan 1877′de Osmanli Devletl’ne karsi harb îlâniyla ilgili notasina, Abdülhamîd Han’in karsi çikma gayretlerine bakmayarak harb ilaniyla karsilik verdi. Osmanli ordusunun çesitli cephelerde kahramanca çarpismasina ragmen, harb maglûbiyetle bitti. Rus kuvvetleri Dogu Anadolu’da Erzurum; Rumeli’de ise Edirne’ye kadar ilerlediler. Edirne’nin teslimi ile istanbul yolu Ruslara tamamen açilmis olacakti. Bundan sonraki Rus ilerleyisi karsisinda istanbul’un bile tehlikeye düsecegini gören sultan ikinci Abdülhamîd Han, 9 Ocak 1878′de mütâreke (ateskes) yapilmasi için Rus ordulari baskumandani Grandük Nikola’ya müracaat etti. Mütâreke istegini telgrafla bildirdikten sonra, onunla bu hususda temaslarda bulunmak üzere murahhas olarak hariciye naziri Server Pasa’yi ve hazîne-i nassa nâziri müsir Nâmik Pasa’yi. yanlarinda da askeri müsavir olarak ferik Necib, mîrliva Osman Pasa ve kaymakam Agâh Bey’i gönderdi. 19 Ocak 1878′de bu hey’et Kizanlik’a ulastigi hâlde, Grandük Nlkola, Edirne’nin tesliminden evvel görüsmeye yanasmadi. Bu müddet zarfinda sultan Abdülhamîd Han, Rus carina ve arabuluculuk yapmasi için ingiltere kraliçesi Victoria’ya (Viktorya’ya) müracaat etti. Ruslarin bogazlara hâkim olmasini ingiltere’nin Akdeniz’deki nüfuzu için tehlikeli gören kraliçe Victoria, sulh için arabuluculugu kabul ederek çara müracaat etti. Bunun üzerine Grandük Nikola sulh esaslarinin da imza edilmesi sartiyla mütârekeyi kabul etti.

Rusya’nin, Osmanli Devleti üzerinde hâkim bir duruma gelmesi, Avrupa devletlerini, bilhassa ingiltere’yi harekete geçirdi. Ruslarin istanbul’u isgal etmek kararinda olduklari söylentisi yayildi. Evvelâ, Avusturya harekete geçerek, iki devlet arasinda yapilacak baris andlasmasinin, yürürlükteki andlasmalara uygun olmasini saglamak için Viyana’da bir meclisin toplanmasini istedi, ingiltere ise, bogaz disinda durmakta olan donanmasini Çanakkale bogazindan geçirerek Marmara denizine girdi.

Bu sirada Rus ordulari baskumandani Grandük Nikola, mütâreke için su agir sartlari ileri sürdü:

1-Bulgaristan’a muhtariyet verilecek.

2-Karadag’in istiklâli kabul edilecek ve son harplerde elde ettigi topraklar kendisine verilmek suretiyle hudut tesbit edilecek.

3-Romanya ve Sirbistan’in istiklâlleri tasdîk olunacak ve her iki devlete arazi verilip hudutlari tesbit edilecek.

4-Bosna-Hersek’e muhtariyet verilecek.

5-Rusya’ ya, nakit veya arazi terki suretiyle harb tazminati verilecek.

6-Bogazlarda Rus haklarinin korunmasi, Pâdisâh ile Çar arasinda yapilacak müzâkere ile kararlastirilacakti.

Bu esaslarin kabulünden baska, baris esaslarinin vasitasiz olarak Ruslarla müzâkere edilmesi için bir Osmanli murahhas hey’eti Odesa’ya veya Sivastopol’e gidecekti.

Mütâreke sartlari kabul edilince harb harekâti durdurulacak, te’minât olarak; Vidin, Rusçuk, Silistre ve Erzurum kaleleri Türkler tarafindan bosaltilacak, müzâkereler devam ettigi müddetçe bu kalelere Rus askerleri yerlestirilecekti.

Türk murahhas hey’eti, bu agir sartlari ilk önce kabul etmeyerek, hafifletmek ve degistirmek için çok ugrasti. Fakat Ruslar, sarttan kabul edilmedigi takdirde, istanbul üzerine yürüyeceklerini kesin bir dille bildirince, 31 Ocak 1878′de mütâreke ve baris esaslari andlasmasi Edirne’de imzalandi.

Balta Limanı Antlaşması

1838′de Ingiltere, daha sonra diger Avrupa devletleri ile Balta limaninda yapilan ticâret andlasmalari.

Osmanli Devleti’nde ekonomik faaliyet genis ölçüde devletin kontrolü altinda cereyan etmekteydi. Yaygin bir iktisadî faaliyet olan tarim, devlete ait topraklarin isletilmesi esâsina dayaniyordu. Buna bagli olarak kurulan timar sistemi, Osmanli zirâat ekonomisinin temelini teskil etmekteydi. Sanayi üretimi ise devlet kontrolündeki ahilik müessesesi içinde yürütülüyordu. Kapali bir iktisat sistemi olan ahîlik, üyelerine çalisma zevki, meslek disiplini, dürüstlük, kanaatkârlik gibi saglam ahlâk kurallarini asiliyor, meslek itibârini korudugu gibi, standartlari ayakta tutarak, haksiz rekabetleri önlüyordu. Hükümetin müdâhalesi ahiligin iç islerine kadar gitmez, yalnizca ahilige bagli subelerin îmâl ettikleri mallarin kalite, mikdâr ve fiyatlarinda olurdu. Böylece ahîlik sistemi, ham maddelerin arz ve talebini tanzim eden bir mekanizma olarak islerdi. 17. ve 18. yüzyillarda pamuk, ipek, kereste ve demir gibi maddeler ulasim güçlükleri ve üretimdeki yetersizlikler dolayisiyla piyasaya her zaman yeterli mikdârda yâni bütün talebi karsilayacak ölçüde sevk edilemezdi. Bu bakimdan ham maddelerin, ahilige mensûb ustalarin eline normal fiyatlar üzerinden ve onlardan hiç birini issiz birakmiyacak sekilde dagitilmasi büyük bir ehemmiyet arz ederdi. Bâzi maddelere sik sik konan ihraç yasaklari veya bu maddelerin stokçular tarafindan satin alinmasini önleyen tedbirler bu cümledendi.

Bu arada 1820′lerin basinda Ingiltere, sanayi inkilâbini tamamlamis ve Napolyon savaslari sonunda da Fransa’yi yenerek rakipsiz duruma gelmisti. Dünyâ pazarlarinda ingiltere sanayii ile rekabet edebilecek bir ülke yoktu. Sanayi inkilâbini henüz tamamlamamis olan diger Avrupa ülkeleri korumaci tedbirlerle Ingiltere’nin kendi pazarlarina girmelerini önlüyorlardi. Bu durumda Ingiltere ticâret ve sanayi sermâyesi için yapilacak tek sey kaliyordu. O da, Avrupa disindaki ülkelerin pazarlarini ve ham maddelerini ticârete açmak. Nitekim onlar bu gaye ile 1820′ lerden 1840′lara kadar Latin Amerika’dan Çin’e kadar pek çok bölgede, ya anlasmak suretiyle veyahut silâh zoruyla, pek çok ticâret andlasmasi imzaladilar.

Avrupa’da sanayi inkilâbinin neticesi olarak daha fazla hammaddeye ihtiyâç duyulmaya baslanmasi üzerine, Osmanli hükümeti de 1826′dan itibaren, ham maddesini disariya çikararak esnafin issiz kalmasini önlemek maksâdiyle bir nevi himaye sistemi olan yed-i vâhid (tekel) usûlünü uygulamaya koydu. Sistemin ayrica yeni kurulmus olan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye ordusuna kaynak bulmak ve üreticinin mahsûlünü ucuza satarak aldanmasini önlemek gibi gayeleri de bulunuyordu. Yed-i vâhid uygulamasi özellikle Ingiliz tüccarlarini son derece rahatsiz ediyordu. Nitekim Ingiliz sefiri Ponsenby, yed-i vâhid usûlü ile ticâret serbestisine konmus engellere siddetle çatmakta; “Türkiye’de mahsûl yetistirenler, bunlarin fiyatlarini tesbit etmekte yegâne hâkim olan imtiyazli kimselere satmak mecburiyetinde kaldikça, Türk sanâyiinin gerilige mahkûm kalacagini iddia etmekte idi. Kisaca yed-i vâhid usûlü, Ingiltere’nin Osmanli Devleti’ni gönlünce sömürmesini engellemekteydi.

Bu sebeple Ingilizler, Osmanli ticâretinde kendilerine ters düsen hükümlerin kaldirilmasi için 1833′ den itibaren ünlü hâriciye nazirlari Polmerston araciligiyla ugrasmaya basladilar. 1836′daki muzakerelerde Osmanli hey’etine baskanlik eden gümrük emini Tâhir Efendi, eski düzenden mümkün oldugunca az tâviz vermeye çalismis ve Ingiliz isteklerine boyun egmemisti. Bu durumda Ingiliz diplomasisi Osmanli bürokrasisinin zayif ve bunalimli bir devresini kollamaya basladi. Nitekim bu firsat iki yönlü olarak Ingilizlerin karsisina çikti. 1837′de Londra büyük elçiliginden hâriciye nazirligina getirilen Mustafa Resîd Pasa, Ingilizlere yakin bir müzakereci idi. Londra büyükelçiliginde iken mason locasina kayitli olan Resîd Pasa, Osmanli Devleti’ni iktisâdi bakimdan çökertecek bir andlasmaya yanasmakta hiç tereddüt göstermedi. Bu sirada Mehmed Ali Pasa Misir’da Osmanli Devleti için büyük bir tehlike arz ediyordu. Resîd Pasa, Misir mes’elesinde Ingilizlerin yardimlarini te’min bahanesiyle Balta Limani’ndaki yalisinda dört gün süren ve çok gizli tutulan pazarliklar sonucunda, 16 Agustos 1838′de Osmanli-Ingiliz ticâret andlasmasini imzaladilar. Andlasma, 8 Ekim 1838′de kraliçe Victoria, bir ay sonra da Sultan Mahmûd tarafindan tasdîk olundu. Esas ve zeyl olmak üzere iki kisim hâlinde tanzim edilen andlasmanin birinci kismi (esas) iç ticârete ait maddeleri; zeyli meydana getiren ikinci kisim ise Ingiltere’den ithâl edilecek mallarla, transit esyalarin gümrüklendirilme sekillerini ihtiva ediyordu.

Andlasmanin zeyl kisminin ikinci maddesine göre zirâi mahsûller ile sâir esya üzerine konan yed-i vâhid yâni tekel usûlü tamamen kaldiriliyordu. Bu madde ile emperyalizmin önündeki engeller kaldirilarak iktisadî sistemimiz felce ugramis oluyordu. Ayrica iç ticâretin Osmanli vatandaslarina münhasir kalmasi da kaldirilip, istisnasiz bir sekilde Ingiliz tüccarlarina veriliyordu.

Andlasmanin diger önemli hükümlerine gelince; dördüncü madde ile, Britanya tebeasi, Osmanli memleketleri mahsûlü olan bütün maddeleri, istisnasiz olarak ihraç etme müsâadesine sâhib olacaklardi. Altinci madde ile transit resmi kaldirilmaktaydi. Yedinci madde ile, Ingiliz gemileriyle gelen Ingiliz emtiasi için bir defa gümrügü ödendikten sonra, ithalâtçi veya alici tarafindan nereye götürülürse götürülsün bir daha gümrük ödenmeyecekti. Andlasmanin bu hükümleri ile, Osmanli hazînesi, önemli bir gelir kaynagindan mahrum kaldi, önceden yabanci bir emtia bir eyâletten diger bir eyâlete geçerken ilâve gümrük ödemek zorunda bulundugundan, fiyati artarak rekabet gücünü kaybediyordu. Simdi ise Osmanli tüccari bir yerden bir yere bir mali götürüp, satarken y üzde 12 verg i verirken, Ingiliz tüccarlari ortaklari ve adamlari yüzde bes vergi ödeyecekti. Böylece Ingiliz tüccarlari Osmanli tüccarina karsi korunmus oluyordu. Bilâhare transitresminin devam etmesine karar verilmis ise de buna karsilik ithalât resimlerine yüzde ikiye varan bir indirime daha gidildi.

Bu arada andlasma hükümlerinin Misir, Afrika eyâletleri dâhil bütün Osmanli ülkelerinde ve her sinif halk tarafindan tatbik ve riâyet olunacagina dikkat çekildikten sonra, isteyen bütün dost devletlerede istisnasiz olarak andlasmanin tesmîl edilecegi taahhüd olunuyordu. Nitekim 19. yüzyilin ilk çeyregine kadar Osmanli dis ticâretinde birinci sirayi alan Fransa menfâatlerine halel gelecegini bilerek bu andlasma hükümlerine siddetle karsi çiktigi hâlde, çok geçmeden 25 Kasim 1838′de yukaridaki maddeye istinaden ayni hükümleri ihtiva eden bir andlasma imzaladi. Bunu, Avrupa’nin diger devletleri tâkib etmekte gecikmediler. 31 Ocak 1840′da Isveç ve Norveç, 2 Mart 1840′da Ispanya, 14 Mart 1840′da Hollanda. 30 Nisan 1840′da Belçika, 1 Mayis 1841′de Danimarka ve 20 Mart 1843′de Portekiz ile andlasmalar imzalandi.

Mustafa Resid Pasa’nin faaliyetleri sonucu 1838′de önce Ingiltere ve sonraki yillarda diger Avrupa devletleriyle imzalanan bu ticarî andlasmalar esnafi ve tüccarlarimizi usakliga, devletimizi de borç batakligina düsürmekten öte bir ise yaramamistir. Nitekim andlasmanin imzalanmasindan sonra Avusturya basbakani; “iste Osmanli simdi bitti” derken, Osmanli’ya büyük bir darbenin vuruldugunu daha isin basinda söylemekten kendini alamamistir. Aradan yirmi yil geçtikten sonra, 1858′de andlasmanin te’sirlerini anlatan Ingiliz Edvvard Michelson ise; “Yabanci ülkelerde büyük ünü olan Türk sanayiinin bir çok kollari simdi tamamen yok olmustur. Bunlar arasinda pamuk sanayii basda gelir ki, bunlar tamâmiyle Ingiliz sanayii tarafindan saglanmaktadir Sam’in çelik biçaklari; Kibris’ in sekeri, Iznik’in çini, Teselya’nin iplik boya sanayii hep yok olmustur. Bütün bu sanayii kollarinin bugün Türk topraklarinda artik izi bile kalmamistir” derken, Türk sanayiinin düstügü aci durumu dile getirmistir. Bu ticâret andlasmalari, devlet hazînesini önemli masraflari karsilayamaz hâle getirdi ve Avrupa’dan borç alma yolu açildi. Böylece disa bagimlilik devri baslamis oldu.

Gerçekten de sultan Abdülazîz 1861′de tahta çikarken, 1838 ticarî andlasmalarinin bir neticesi olarak, dis ticâretin yaninda iç ticâret de yabancilarin eline geçmis, büyük çapta mâlî ve iktisadî çöküntü içerisinde bulunan bir devletle karsilasmis idi.