Moğolistan’dan idil nehrine kadar uzanan Büyük Bozkır’da Türklerin gerçekleştirdiği yer değiştirme eylemine “anayurt içinde yapılan göçler” denilmektedir. Anayurt içindeki yer değiştirmeler genellikle münferit boyların hareketlerinden ibaret olup, belli bir dönemlerde kitlesel göçlerin de gerçekleştiği olmuştur.
İç göçlerin başlıca özelliği, tıpkı dış göçler gibi zorlayıcı sebeplerden kaynaklanmış olması idi. Bunların başında doğal afetler, anayurttaki nüfusun kalabalıklaşması ve otlakların yetersizliği gelmekte idi. Bunun dışında akraba boylar tarafından yaşadıkları yerlerin istilaya uğraması, ya da yabancı ağır dış baskıya maruz kalma gibi etkenlerle Türkler değişik zamanlarda, değişik yerlere göç etmek zorunda kalmışlardır.
İç göçleri doğuran sebeplerin başında doğal afetler gelmekte idi. Bazen mevsiminde yeterli kar ve yağmurun yağmayışı, bozkırda yeterli ölçüde bitki örtüsünün yetişmesini engellerdi. Üstelik bu durum yaz aylarının sıcak geçeceğinin de habercisi idi. Zaten yeterince olgunlaşmayan otlar bu sefer yazın kavurucu sıcağı yüzünden yok olurdu. Bu da hayvanların kışlık besinlerinden mahrum kalması demekti. Mevcut durum karşısında atlı göçebeler tamamen helak olur veya yurt değiştirmek zorunda kalırlardı.
Mesela, 685 yılında, Oğuzların yurtlarında büyük bir kuraklık meydana gelmiştir. Bu kuraklıktan dolayı, atların ve sığırların onda yedisi veya sekizi ölmüştü. Oğuzlar, hayatta kalabilmek için tarla faresi avlamak ve ot kökü yemek zorunda kalmışlardır.
Büyük bozkır insanları için kuraklık kadar yağışlı ve karlı havaların da tehlikesi büyüktü. Aşırı soğuk yüzünden göçebelerin hayvanları yem ve ot bulamadan harap oluyordu, özellikle bu durum salgın hastalıkların çıkmasına yol açıyor ve kütle halinde hayvan kırımlarını meydana getiriyordu. Bazı kış aylarında ortalama 30 cm’yi bulan kar kalınlığından hayvanlar sağlıklı beslenemiyordu. Daha da kötüsü güneşten etkilendiğinde bu karların yüzeyinde dayanıklı buz köreşeler meydana gelirdi. Bu durum, kar altındaki kurumuş otlara ulaşmayı çabalayan hayvanların tırnaklarının yara olmasına, ya da o otlara ulaşamadan açlığa mahkûm kalarak ölümlerine sebebiyet veriyordu.
Bu doğa felaketinin önüne geçmenin yegâne yolu bazı Kıpçak boylarının yaptıkları gibi yazın otlan biçip kış için hayvanlarına stok yapmaktan gelmekte idi. Ancak doğulu göçebeler bunu bilmiyorlardı. Bu durum karşısında hayvanları tamamen helak oluyor ve kendilerini kurtarmak amacıyla başka yerlere göç ediyorlardı.
Mesela, Hunların ülkesinde M.Ö. 71 yılının kışında aşırı kar yağışı yüzünden açlık olmuştur. Bu nedenle her on kişiden üçü, her on hayvandan da beşi ölmüştür. Yut Hun İlinde çok geçmeden M.Ö. 68 yılında tekrar baş gösterdi. Bu defasında daha ağır hasara yol açtı ve her on kişiden altı-yedisi, her on hayvandan da altı-yedisi ölmüştür. Bunun dışında 627 yılında, Göktürk ülkesine çok kar yağmıştır. Bu yüzden koyunların ve atların büyük bir kısmı helak olmuştur.
Görüldüğü gibi, Orta Asya’ da hayatı zora sokan ve kütleleri göçe zorlayan sebep, ağır doğa şartlarıdır. Sık sık meydana gelen “yuf’larla başlıca ekonomik varlıklarını yitiren Türkler, perişan oluyorlar ve güç durumlara düşüyorlardı. İşte böyle durumlarda Türk toplulukları için yeni ekonomik sahalar aramak bir zaruret halini alıyordu. Böylece, iç göçler başlıyordu.
Öte yandan bir bölgede nüfus artışı söz konusu olduğunda oradaki imkânların ihtiyaçlara cevap verememesi de iç göçleri tetiklemiştir. Aslında, Orta Asya’nın iklim ve coğrafi yapısı insanların çoğalması açından çok elverişli idi. Üstelik Türkler, toplum yapısı açısından insanların çoğalmasını engelleyen değil, aksine çoğalmaya teşvik eden bir yapıya sahip idiler. Aslında Türkler son derece dinamik ve sağlıklı bir topluk idiler. Sosyal hayatlarında aile ve akraba bağlılığına çok önem verirlerdi. Bu da göçebe hayatın zorluklarından kaynaklanan bir gereksinim olmalı ki, insanlar arasında birlik ve dayanışma olmadıkça doğa ile iç-içe olan göçebeliğin zorlu koşullarına ayak uydurmaları mümkün olmuyordu. Büyük Bozkır’daki göçebe hayat tarzı, çok sayıda insana ve insan gücüne ihtiyaç gösteriyordu. Bundan dolayı ailelerin kalabalık olması son derece önem arz ediyordu.
Bozkır geleneğine göre akraba ailelerin birliğinden oluşan boy kalabalıklaşınca türeme hakkına sahipti. Bu nedenle kalabalıklaşan bir boydan yeni bir beyin yönetiminde yeni bir akraba boy ortaya çıkardı. Bu birimler göçebe Kazaklarda “aul” olarak isimlendirilmektedir. Aullar en az ortalama 15-20 haneden oluşmakta olup, kendine ait otlaklara sahipti. Aynı uygulamanın tarihin derinliklerinde, bin-iki bin sene öncesindeki göçebelerde de söz konusu olduğu muhakkaktır. Tarihi kaynaklar Jskitlerin, Peçeneklerin, başında yöneticilerinin bulunduğu küçük birlikler halinde bozkırı dolaştıklarını yazmaktadır.
Ana yurdun topraklan sadece artan nüfus karşısında değil, çoğalan hayvanlar karşısında da yetersiz kalmıştır. Çünkü göçebeliğin kanununa göre bir ailenin asgari sayıda hayvana (koyun ve at başta olmak üzere, genellikle 60 ile 100 koyun, at, sığır, keçi ve deve) sahip olması gerekirdi. Hâlbuki hudutları diğer kabile yurtlarının hudutları ile sınırlanan otlaklar, sayısı gittikçe artan sürülere yetmiyordu.
Mesela, göçebe kültüründe, bir aile 24-25 ata sahip olunduğunda ancak varlığını sürdürebilirdi. Fakat sadece bu sürüye normal yaz aylarında en azından 2 ile 3 km2 büyüklüğünde bir otlak alanı lazım geliyordu.
S. i. Rudenko, Çin kaynaklarının “Uysunların arasında 4–5 bin at sürülerine sahip olan zenginlerin varlığından bahsettiklerini belirtmektedir.
İslam coğrafyacılarından İbn Fazlan’da Oğuzlar arasında on binlerce yılkı ve sayısız koyun sahibi zenginlerin varlığından haberdar etmektedir. Bu bilgiler dikkate alınırsa göçebe Türkler arasında yaylaların darlığı kaçınılmazdır.
Üstelik Orta Asya’nın bozkır sahalarında büyük insan kitlelerini besleyebilecek tarım sahaları hemen hiç yoktu. Otlak yüzünden boylar arasında sık sık silahlı çatışmalar meydana geliyordu. Bu sonu gelmez çatışmalarda ve itişip kakışmalarda mücadeleyi kaybeden boy veya topluluğun kendisine yeni bir yurt ve otlak araması gerekiyordu.
İç göçleri doğuran sebeplerin diğeri de boylar arasındaki siyasi anlaşmazlıklar idi. Mesela, Basmıllar, Kartuklar ve Uygurlar 744 yılında birleşerek, Göktürk iktidarına son verdiler. Yeni devleti, bunlardan Uygur İl-teber’i oluşturdu. Uygur hâkimiyeti ile anlaşamayan Kartukların büyük kısmı Kara Ertiş ve Tarbagatay bölgesindeki yurtlarından ayrılarak, Eski Gök Türk hâkimiyeti alanı içerisindeki ili ve Çu havzasına gelip yerleştiler.
Bunun dışında kardeşler arasındaki iktidar kavgası da aynı boyu ikiye bölebilirdi. Bunun başlıca sebebi, taht veraset hukukunun sık sık ihlal edilmesinden kaynaklanıyordu. Türklerde taht veraset kültürü tarihin derinliklerine dayanmakta idi (Hunlar). Bu kültür, kurulmuş olan her devletin ihtişamına göre şekil alırdı. Mesela, Göktürklerde “ulus sistemi” hâkimdi, buna göre de taht nöbet esası üzerine kurulmuştu. Tahtın ilk varisi hanın oğlu değil, kardeşi olurdu. Arkasından da yeğenin onun abisinin yerine intikali söz konusu idi.
Bununla birlikte bu düzenin sık sık ihlal edildiği de oluyor ve iktidar doğrudan babadan oğla geçiyordu. Ancak, bazen bu sistem de uygulanmaz; tahtın kime geçeceği konusunda kesin bir kanun olmadığı için, kardeş haneden üyeleri arasında da han-ı büzürg makamı için iç savaşlar başlar ve bu olay her hükümdar değişikliğinde tekrarlanırdı. Kaybeden taraf ahalisiyle birlikte yöreyi terk eder ya da akraba boyların himayesine sığınırdı.
Mesela böyle bir olay, 1172 senesinde Harezmşah İl Arslan’ın ölümü ile iki oğul Ala ü’d-din Tekiş ve kardeşi Sultanşah arasında meydana gelmiştir, il Arştan öldüğü zaman Tekiş, Cend valisi olarak makamında bulunuyordu. Küçük kardeşi Sultanşah Mahmud’un annesi Terken Hatun bundan yararlandı ve kendi oğlunu Harezm tahtına oturttu, idareyi kendi eline aldı. Tekiş’i Harezmşah’a biat etmek için davet etti. Tekiş de Harezm’e gelmeyeceğini bildirdi ve kendisinin hak sahibi olduğunu, Sultanşah’ı tanımadığını ilan etti. Hatun’un onu zorla yola getirmek için ordu şevkine hazırlanması Tekiş’in memleketi terk etmesine sebep oldu. Yakın komşusu Karahıtaylara sığman Tekiş, onlara anlaşarak kalabalık bir orduyla Gürgenc’e tekrar döndü. Karşılaşmaya cesaret gösteremeyen Terken Hatun ile oğlu Sultanşah, beraberlerinde 3–4 bin ahali ile Horasan’a doğru ayrıldılar.
Bunların dışında ağır dış baskıların neticesinde de Türk boylarının yurtlarını terk ederek göç ettikleri olmuştur. Çinliler, Kitanlar (Hıtaylar) ve Moğollar çeşitli tarihlerde Türk toplulukları üzerinde baskılarını hissettirerek, onları yerlerinden etmişlerdir. Mesela, Çin’den atılan Moğol kökenli Kitanlar, 924 yılında ötüken bölgesindeki Kırgız Kağanlığına ağır bir darbe vurdu. Bu darbeden sonra Ötüken’de tutunamayan Kırgızlar, Ertiş kaynak havzasındaki eski yurtlarına çekildiler.
Anayurt Dışına Yapılan Göçler
Türklerin anayurdun dışına gerçekleştirdiği göçler yani dış göçler; uzun süre kalmak ve yerleşmek amacıyla yabancı bir ülke sınırlarını aşarak yapılmakta idi. Bu tip göçlere Türkler tarihte mecbur kalmadıkça başvurmamışlardır. Çünkü bu ölüm kalım meselesi idi. Hiçbir göç sahası tamamen boş ve sahipsiz bir yer değildi. Göç hareketinde bulunan kitle, buradaki yerli topluluk veya devlete karşı hâkimiyet mücadelesi vermek ve bu mücadeleyi de kazanmak zorundaydı. Başka bir ifade ile göç hareketinde bulunan kitlenin yeni göç sahasındaki yerli halkı ya hâkimiyeti altına alması, ya da onu buradan sürmesi lazım geliyordu.
Bu eylemi gerçekleştirenlere de göçebeler değil göçmenler denilir. Fakat tarih boyunca öz vatanından uzaklara göç eden Türk kitleleri daima ısrar ve inatla göçebeler diye tanımlanmıştır. Hâlbuki bu göç eden kitleler, ilk topraklarını terk eden, yerleşmek amacı ile yeni bir yurt, bir ülke arayan, ileri seviyede kültürlü olan göçmen kitleleridir.
Bize göre Asya kıtasının derinliklerinden, Moğolistan bozkırlarından yola çıkıp, Güney Rusya’ya, Balkanlara, Anadolu’ya yerleşen, buraları kendisine yurt edinen Türkler göçebe değil göçmendirler.
Anayurdun dışına olan göç hareketlerinin hacmine bakarak, kısıtlı sayıdaki boyların katkısında gerçekleşen göçü “münferit göçler” ve birçok kabilelerin katkısında geçekleşen göçü “kitle göçleri” diye tasnif edebiliriz.
Genellikle bazı boyların katkısında gerçekleşen “münferit göçler”e başta insanların kendileri sebep yaratmaktadır. Bunlardan iş siyasi anlaşmazlıklar, isyan, ihtilal, iktisadi bunalım, fetih arzusu ve vatan kurma fikri en başta gelen sebeplerden idi.
Ana yurt dışına yapılan göçleri doğuran sebeplerin başında Türk tarihinde sık görülen siyasi anlaşmazlıklar gelmektedir. Kardeşler arasında ortaya çıkan taht kavgaları devletin bölünmesine sebep oluyordu. Mücadeleyi kaybeden taraf, istiklali feda edip egemenlik altına girmektense, yerini terk ederek, yeni ufuklara doğru göç etmeyi tercih ediyordu. Mesela böyle bir olay, M.Ö. 58 yılında Hun tahtında oturan Ho-han-yeh ile kardeşi Çi-çi arasında meydana gelmiştir. İç ve dış baskılara daha fazla dayanamayan Ho-han-yeh, istiklali feda edip, Çin hâkimiyetine girerek durumunu kurtarmak istedi. Bu durum Hun devlet meclisinde sert tartışmalara yol açtı. Hunlar istiklali feda edenler ve etmeyenler olarak ikiye ayrıldılar, istiklalin feda edilmesini “gülünç ve utanç verici” bulan Çi-çi ve taraftarları, Çin hâkimiyetini tercih eden Ho-han-yeh taraftarlarına karşı mücadeleye giriştiler. Fakat Çi-çi ve taraftarları, Çin’in desteğini alan Ho-han-yeh ve taraftarlarına karşı başarılı olamadılar ve mücadeleyi kaybettiler. İstiklali feda etmek istemeyen Çi-çi ve taraftarları, Batı Türkistan’a çekilerek, burada bağımsız bir Hun Devleti kurdular (M Ö. 54).
Türk tarihinde yöneticiye karşı çıkarak ülkeyi terk etme örneğini, Oğuz Yabgu Devletinden Selçuk’un ayrılık hadisesi sergilemektedir. Orada Selçuk, Oğuz Yabgusuna isyan ederek tamamıyla mahalli ve mevzi bir hareket yaratarak yandaşları ile yöreyi terk etmiştir.
Belirtildiği gibi, Türkler cihan hâkimiyetine ilişkin arzularını ve fikirlerini gerçekleştirebilecek hayat tarzına ve vasıtaya sahip idiler. Bu hayat tarzı konargöçer bir hayat; vasıta da at idi. Konargöçer hayat tarzı onlara cesaret, kuvvet ve büyük bir dinamizm kazandırmıştır. Atın sağladığı sürüt ve üstünlük duygusu da onların fetih arzularına büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Böylece Türkler, askeri kudretin kaynağı olan at sayesinde hayret verici bir çabuklukla geniş fetih ve göç hareketinde bulunabilmişlerdir.
Tarihte birçok Türk boylarının fetih çizgisinde hareket ettiğini görebiliriz. Mesela, Oğuz Türklerinin Anadolu’ya yönelmelerinde fetih arzusu ve yeni vatan kurma fikri başlıca rol oynamıştır.
Türk göçlerini belirli gayelerden yoksun ve sonu meçhul birer macera hareketi olmaktan kurtarıp, başarılı şekilde hedeflerine ulaştıran başlıca sebep de, hemen bütün göçlerin Türk hükümdar ailelerine mensup kişiler tarafından büyük bir disiplin içinde sevk ve idare edilmesidir. Eski Türk hükümranlık anlayışına göre kutsal sayılan hanedan üyelerinin başta bulunması, onlara karşı duyulan saygı ve bağlılık, dolayısıyla Türk kitlelerinin umumiyetle birliklerini muhafaza ederek çeşitli bölgelerde tarihi misyonlarını gerçekleştirmelerini mümkün kılmıştır.
Münferit göçleri Türk yayılmacılığındaki “sızma” hareketleri olarak da görebiliriz. Yani “sızma hareketi” kendi ülkelerinde iktisadi sıkıntı içinde kalan bazı kalabalıkça boy parçalarının, ailelerin veya sağlam yapılı gençlerin yabancı devletlerde hizmet almaları suretinde belirir. Bazı insanlar göçebe hayata ekonomik sıkıntılarından dolayı uyamayarak yerleşmek zorunda kalıyorlardı. Bu şekilde dahi Türklerin katıldıkları topluluklar içinde üstün bir kabiliyet göstererek askeri kuvvetlere veya siyasi hayata hâkim oldukları, hatta devletler kurdukları bilinmektedir”. (Mesela Mısır’da, Hindistan’da)
Büyük bir topluluğun kısa bir sürede yaptığı göç ise “kitle göçü” olarak adlandırılır. Kitle göçlerinin asıl belirgin özellikler gösterdiği zamanlar tabii afetler, salgın hastalıklar, nüfus artışı, otlak yetersizliği, savaş (dış baskılar) gibi zorlayıcı, önlenmesi imkânsız dış etkenlerle birlikte ortaya çıkar. Türk tarihinde “kavimler göçü” (375) olarak bilinen büyük göç hareketleri bu tip dış etkenler neticesinde ortaya çıkmıştır.
Mesela, iklim değişikliği Büyük Bozkır’da sonu kavimler göçü ile sonuçlanan büyük felaketleri doğurmuştur. Tarihi olayların şekline bakılırsa Türklerin anayurdu böyle bir felakete her zaman maruz kalmıştır. Büyük bir bölgeyi (mesela iç Asya bölgesi) kendi etkisi altına alabilen siklon değişimleri bölgenin alışageldik iklim şartlarının ve bitki örtüsünün değişmesini sağlamıştır. Mesela, L. N. Gumilev’in tespitlerine göre, II. yüzyılda Atlantik siklonlarının doğuya giden güzergâhlarını kıtanın iç kısımlarına çevirmesi ile İç Asya bölgesine yağmur ve kar yeterli ölçüde yağmaz olmuştur. Bunun neticesinde irili ufaklı nehirler kurumaya başlar. Aral Gölü de bozkırdan gelen nehirlerden beslenemez olmuş ve suyu çekilmiştir. III. Yüzyıla gelindiğinde ise görülmemiş boyutta bir kuraklık yaşanır. Bunu neticesinde iç Asya bölgesinin yerlileri Ugorlar büyük Obi nehri üzerinden kuzeye yönelirler. Samoyedler ise Yenisey boyunca ilerleyerek Büyük Bozkır’ın ağzına, tundralara ulaştılar ve kuzey ren geyiklerini ehlileştirerek bu vahşi hayvanların yerlerini kendilerine vatan edinirler. Kuraklıktan Balhaş gölü de kendi nasibini alıyor. Neticede civarında yaşayan Vusunlar Tiyanşan dağlarına doğru harekete koyuluyorlar.
Öte yandan Orta Asya’daki Türk toplulukları üzerinde dış baskılar da anayurdu- terk etmeye zorlamıştır. Mesela, Cengiz Han önderliğindeki Moğol baskısı bunlardan biri idi. Moğolların önünden kaçan Türk boyları, uzun bir göç hareketine girişerek, gelip Anadolu’ya sığındılar.
Türk toplulukları, sadece dış baskılara değil, aynı zamanda birbirlerinin baskılarına da maruz kalıyorlardı. Hatta dış baskılardan çok iç baskılarla meydana gelen göçün sayısı daha fazla idi. özellikle, Karadeniz’in kuzeyine, Orta Avrupa’ya ve Balkanlara olan göçler, hep Türk topluklarının birbirlerini itmeleri ve yerinden etmeleri sonucunda meydana gelmiştir.
Mesela, Sabar (Sibir) Türkleri, V. yüzyılın ikinci yarısına doğru İli nehri havzasındaki yurtlarında Avarlarm baskılarına maruz kaldılar. Bu baskı üzerine yurtlarını terk ederek Kazak bozkırlarına geçen Sabarlar, buradaki Ogur Türklerini batıya sürüp, onların topraklarına yerleştiler. Sabarlar, Kazak bozkırlarında yarım asır kaldıktan sonra tekrar harekete geçtiler. Onoğurları ve Macarları batıya iterek, Kafkasların kuzeyinde bulunan Etil ve Don nehirleri arasındaki bölgeye sahip oldular.
Sabarlardan sonra aynı baskıya bu defa Avarlar maruz kaldılar. Göktürkler, 552 ve 555 yıllarında olmak üzere arka arkaya vurdukları iki darbe ile Orta Asya’daki Avar hâkimiyetine tamamen son verdiler. Göktürk darbesinden sonra Orta Asya’yı terk eden Avarlar, kendilerine emin bir yurt bulabilmek için batı istikametinde uzun bir göç hareketine giriştiler. 557 yılında Etil nehrini geçerek Kafkaslara ulaşan Avarlar, Göktürklerin kendilerini takip ettiklerini duyunca, bu bölgeden de ayrılarak, Orta Avrupa’nın yolunu tuttular. Karpatların çevrelediği Macar ovalarına gelip yerleştiler. Avarlar, burada bir devlet kurarak, 805 yılına kadar siyasi varlıklarını devam ettirdiler.
Birbirlerini itmek ve yerlerinden çıkarmak suretiyle zincirleme bir göç hareketi de Peçenek, Oğuz ve Kuman Türkleri arasında meydana geldi: Issıg ve Aral gölleri arasındaki yurtlarında VIII. yüzyıl içinde Karluk ve Oğuz Türklerinin saldırılarına uğrayan Peçenekler, Yayık ve Etil nehirleri arasındaki bölgeye çekildiler. Peçenekler, burada da rahat olamadılar; Hazar ve Oğuz Türklerinin baskılarına maruz kaldılar. Kendilerinden önceki Türk topluluklarının yaptığı gibi Etil nehrini geçen Peçenekler, Macarları batıya iterek, Kuban ve Don nehirleri arasındaki bölgeye hâkim oldular. Bundan sonra Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara yayılan Peçenekler, doğudan gelen Uzların (Oğuz) baskısı ile Tuna nehrini geçip (1065) Balkanlara dağıldılar.
Uzlardan sonra da bu zincirleme baskılar ve göçler devam etti. Bu defa Uzların arkasında Karadeniz’in kuzeyine Kuman (Kıpçak) Türkleri geldiler. Kumanlar, Uzları Balkanlara itmekle kalmadılar, kendileri de onların arkasından bu bölgeye indiler.
Ç-) GÖÇLERİN TOPLUMSAL HAYAT ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Göç meselesi, fert veya toplum tarafından icra edilen bir yer değiştirme hareketi olmakla birlikte, bu konunun asıl önemli olan yönü doğurduğu sosyal, kültürel, siyasi, demografik ve ekonomik değişikliklerde yatmaktadır.
Orta Asya’da henüz Tunç Çağı’ndan başlayarak kuzey ve doğudaki bölgelerde hayvancılıkla uğraşan kabilelerin tarım havzası halklarıyla ilişkileri oluşmuştur. Göçebeler her ne kadar aynı yerde uzun süre kalamazlar ve ziraatla uğraşmazlar ve yerleşik veya yarı göçebe hayat tarzını pek benimsemezlerse de, yerleşik hayatın ve mallarına ihtiyaç duymaktaydılar. Bu ihtiyaç karşılıklı idi. Çünkü hayvancılıkla uğraşanlarla tarımla uğraşanlar birbirlerinin ürettikleri ürünlere karşılıklı ihtiyaç duymuşlardır. Bu nedenle yerleşik hayat karşısında göçebeliğin aksettirdiği savaşçılık ruhu onları göç esnasında her zaman yerleşik hayatın hâkim olduğu bölgeler üzerinden geçmelerin} sağlamıştır. Bu yüzden Orta Asya’nın Yedi Su, Talaş ve Sır Derya yöreleri göç hareketlerinin güzergâhı olmuştur.
Türkler göç esnasında çevredeki kalıplaşmış düzenin değişmesinde büyük rol oynamışlardır. Göç eden Türkler öncelikle çevrenin değişiminde ormanlık arazilerin ve bağların yok edilmesi, ikinci olarak da ziraatın yerine hayvancılığın yaygınlaşmasına neden olmuştur. Göçebeler kanalları veya arıkları tıkamışlar ya da nehir boylarında hayvanları sulamak için nehrin hızını kesmişler, böylece nehir kenarlarında bataklıkların oluşmasına ve nehir istikametinin değişmesine neden olmuşlardır, özellikle Doğu Rusya ormanlık alanları göçmen Türklerin gelişi dolayısıyla şeklini değiştirmiştir.
Fakat bunlardan dolayı göçebelerin var olunanı yok etmeye meyilli olduğu sonucuna varılmamalı, sadece bunun hayvancılıkla uğraşan toplumun göç esnasındaki telaşından ya da bulundukları yörelerde kalıcı olmayışından kaynaklanmıştır. Yoksa atlı-göçebelerin hayat tarzında doğayı korumak, meraları planlı kullanmak önemlidir.
Göçebelerin yürüttüğü istilalar sadece onların komşuları olan yerleşik hayat sürdüren halka değil, aynı zamanda kendi mal ve canlarına mal oluyordu. Çünkü böyle savaşlar uğruna muazzam kaynaklar sarf ediliyordu. Bu durum da ister istemez göçebelerin sosyo-ekonomik yapısının yıpranmasına ve iktisadi açıdan zayıflamasına neden oluyordu. Bu gerçekler sadece istilacı göçebeler için değil, savaş yürüten tüm devletler için geçerlidir.
Aslında, sadece kendi aralarındaki otlak mücadelelerini istisna tutarsak, göçebe toplum gelişmesi için istila seferlerine ihtiyaç duymamaktadır. Tabiî ki, göçebeler üretim şeklini doğal yollarla da geliştirebilirlerdi. Mesela verimli hayvan cinslerini geliştirerek (bazı göçebeler bununla uğraşmışlardır), belli bölgeleri sulayarak suni yaylaları yaratmak (bu tür girişim, göçebeler için verimli değildi), üretim aletlerinin geliştirilmesi ve son olarak ta yaylaların genişletilmesi, işte bu sonuncuda göçebelerle komşuları arasında çelişki meydana çıkmaktadır. Göçebeler bu çelişkilere kendi ekonomik durumlarını dolaysıyla hayatlarını sürdürebilmek için girişiyorlardı. Göçebelerin toplu göçleri bu gibi nedenlere dayanmakta idi. Bu göçlerin olaysız gerçekleşmeyeceği de bir gerçekti.
Step boylan kaybedilen her savaştan sonra çoğunlukla galip kavme katılmakta, her ne kadar yeni boy birliği dâhilinde ayrı bir grup oluştursalar da, bir daha eski adlarıyla değil de, galip kavmin adıyla yer almakta idiler. Bu durum, mağlup boyların kesin olarak yok oldukları ve stepten tamamen silindikleri gibi bir yanlış bir izlenim uyandırmaktadır. Galip boylarla birlikte yenilen kavmin her bir boyunun sürüklenmeyişi, ancak hayvanlarının kaybedilmesi yüzünden veya diğer nedenlerle daha ileriye gitmeye muktedir olmayan boyların yüzyıllar geçse dahi eski iskân yerlerinin yakınında oturmaları da bozkır tarihinin aynı karakteristik ve tekrarlana gelen bir safhasıdır. Daha uzağa göç etmek gerektiğinde göçebe kavimlerin, kendi birkaç boyunu, üstelik yeni yurdun işgaline muvaffak olunamadığı takdirde, geride bırakılan boyların eski iskân yerlerinin mülkiyetini teminat altına almaları amacıyla arkada bırakmaları da bozkır tarihinin iyi bilinen olayıdır. Daha sonra çok kez arkada kalan boylar, boy birliğinin uzaklara taşman diğer boylarıyla bir daha asla birleşemezler, ancak terk edilen sahayı eline geçiren yeni göçebe kavmin boyları arasında erirler.
Türkler, çok geniş bir coğrafyaya uruklar ve boylar halinde yayılmışlardır. Fakat çoğu kez yeterli nüfus yoğunluğuna sahip olamadıkları için yerli topumlar içinde kendileri eriyip gitmişler, milli kimliklerini kaybetmişlerdir.
Özelikle Anayurttan çıkan Türklerden kuzey yolunu izleyenler, Oğuzlar, Peçenekler, Kıpçaklar gittikleri yerlerde zamanla Hıristiyan komşuları tarafından eritilmiş, onlara asimle olarak kaybolmuşlardır.